Bugun...
AH ŞU UNVANLAR!


Prof.Dr.İsmail Hakkı AYDIN
......
 
 

Ne kadar cazipler... 
Herkes bir ünvan kapma peşinde... 
Nerede ise, her yoldan geçene “Üniversite Diploması”(!) dağıtmak için gayret ediyoruz! Bir de Akademik paye verelim, tamam olsun!

Uzun yıllardan beri, sosyal yaşantımda çok mecbur kalmadıkça, “Profesör” hatta, “Doktor” unvanımı bile kullanmamaktayım. Resmî yazışmalarımda dahi akademik titrimi yazmadığım için de, vaktiyle çeşitli mahfillerce bir hayli eleştirilmiştim. 

Genellikle, günümüzün aksine, o yıllarda çok ciddi imtihanlardan ve detaylı değerlendirmelerden sonra kazanılan ve tevdi edilen akademik payelerin, bilimsel süreklilik anlamında herkesçe hakkıyla taşınamaması, beni hep üzmüş ve her fırsatta, makale, konferans ve medya beyanatlarımda bunu dile getirmiştim.

Yaklaşık 25 yıl evvel, “Profesörlük titrinin arkasına saklanarak, bu ünvanından şeref ve onur uman, ancak uluslararası evrensel boyutta tanınırlığı olmayan ve bilime hiç bir katkı sağlamayan akademisyenler ile aynı payeyi taşımak istemiyorum!” ana temalı bir beyanatım, medya organlarında manşetten, “...Utanç Duyuyorum!”, “Profesörlere Okuma-Yazma Kursu Verilmeli!” diye yayınlanınca, bütün yurtta, özellikle akademik camiada büyük bir infiâle sebebiyet vermiş, zamanın TÜBİTAK Başkanı, Merhum Prof. Dr. Tosun Terzioğlu, beni arayarak, kendisinin de aynı hususlardan muzdarip olduğunu söylemiş, çözüm yollarını birlikte istişare ile dertleşerek-hasbıhal etmiştik. 

Günümüzdeki akademik hayatın ne durumda olduğunu, problemlerini ve konu ile ilgili çözüm yollarını burada tekrar dile getirmeme gerek olmadığı, makalelerimi, kitaplarımı, tv programlarımı ve konferanslarımı yakından takip edenlerin malumdur. Merak edenler ise, en azından Medimagazin Gazetemizin arşivinden (https://www.medimagazin.com.tr/authors/ismail-hakki-aydIn/tr-index-72-87-0.html) bu husus ile ilgili bazı makalelerime ulaşabilirler.

“At izinin it izine karıştığı” bir ortamda, iğdiş edilen payelerden bahisle şikayet etmek, hiç hakkaniyetli olmasa gerek! Bu da, nereden aklıma gelmiş ise... Biz, yine bize dönelim!

Neyse... Bırakın Üniversiteyi, eskilerin Lise, hatta Ortaokul mezunu seviyesinde bile olamayanların, bir yabancı dilden vaz geçtik, ana dilini dahi düzgün yazıp konuşamayan, bizim köyün muhtarı(!) kadar giyinmeyi beceremeyen, kerametleri ve bilimsellikleri kendilerinden menkul, ünvan cazibesine kapılmış,  bazı “beleş akademisyenlerin” (!) Doçent”, “Profesör(!)” diye ortalıkta dolaştığı, beyanatlar verdiği, ahkam kestiği, hatta “benim” diyen ilim adamlarına nal toplatacak derecede itibar gördüğü bir ortamda, arkama dönüp baktığımda hayıflanıyor ve kendimi affedemiyorum! 

Türkiye’de “Adam Gibi Devlet İmtihanı”na girerek “Adam gibi bir Tıp Fakültesi”ni kazanamayıp, gidip kıytırık bir ülkenin kıytırık bir “Tıp Fakültesi”nden, paralı-parasız, yatay-matay geçişle diploma(!) alıp, alavere-dalavere ile tescil ettirerek “Doktor” diye geçinenlerin gözlerinin, “Profesörlük’ payesinde olduğunu ve fırsat kolladıklarını  da unutmamak gerekir!

Bir de, “Tıp Tahsili” yapmadan, “Tıp Doktoru” olmadan, bu tarikatın(!) ömür boyu çilesini çekmeden, her nasılsa uyduruk bir yerden alıp adının  başına bir şeyler ilave ederek, “doktorculuk” oynayan, “muayenehane(!)” çalıştıran(!), medya organlarında para karşılığı borazanlık yapan, ahlaksızca ve pervasızca toplumu kandıran, insanları-hastaları suistimal edenler var ya... Câhil vatandaşım benim, ne de kolay inanıyor!

Çok şükür ki, bu şarlatan, soytarı mutetabbibler ve hatta müteşeyyihler, ne benim çilekeş meslektaşlarımın maruz kaldıkları düşmanlığa, tahkire, tezyife, tacize, tecziyeye, tazminata, mahkumiyete, ne de şiddet ve katliamlara maruz kalmamaktadırlar! “Gel keyfim gel!”... Bey” gibi geçinip gitmektedirler!

Her ne surette olursa olsun, YÖK, Üniversitelerarası Kurul ve Üniversitelerin verdiği resmî, legal akademik payeler bir yana, bir de “Verdim Gitti”, “Aldım Sana Ne” efeliğinde arz-ı endam eden, tamamen sahte ünvanlılar var ki... Meydanı boş bulmuşlar. Her sahada at oynatıyorlar. Kimseden de korkuları yok her halde!

“Avrupa Birliği normlarına uyacağız” diye verdiğimiz çabalar bir yana, insan ve ahlâk ayrılmazlığı ilkesinde, su tesisatçılığından emlakçılığa kadar, her mesleğin icrası için belli bir legal eğitim ve öğretim aşamalarından geçilmesi gerekirken, “Hekimlik” gibi çok mümtaz ve tarih boyunca hep îtibar görmüş ve ihtiyaç duyulmuş bir mesleğin, şu ya da bu şekilde sahtekârlar tarafından sûistimâl edilmesi, “Dolandırıcılık” değil midir!

Benim sahipsiz ve nerede ise “Şamar Oğlanı”na döndürülmüş hekim meslektaşlarım, “hasta ya da sahibine gülümsemedi!” diye, tahkikat ve cezalara mahkum edilirken, bütün bunları denetlemekle yetkili ve yükümlü resmî mekanizmalar, neden devreye girmez! Anlayan beri gelsin! Bu meydan, bu kadar boş mu...

Ben hayatım boyunca, akademik ünvanımdan şeref ve onur kazanmaktan ziyade, taşıdığım ünvanların hep benim ismimden şeref ve onur kazanmasını şiâr edindim (Egoya bakar mısınız!). Her bilim insanının hayat felsefesinin de, bu düşüncede olması, davranması ve gayret etmesi gerektiği kanaatindeyim(Serde hocalık var ya...).

“Rubâiyyât-ı Bircis”den (İsmâil Hakkı AYDIN, Girdap Yayınları, İstanbul, 2018) bir âruz örneği ile, dertlere şifa niyetine noktayı koyalım.

BÖYLE AFET
— • — — /— • — — /— • — — /— • — 
(Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilâtün, Fâilün)
Ayrılıktan yandı bağrım, hep saadet bekledim.
Bir nefessin bende her gün, tek muhabbet bekledim.
Kâh kovar, kâh yüz verirsin, sonra pişman davranır,
Böyle âfet görmedim hiç, bir inayet bekledim!
 
İsmâil Hakkı AYDIN





FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI