Prof. Dr. Nurhan TEKEREK; SANAT-TİYATRO ve SANATÇI İÇİN ANAYASA'nın 64. Maddesi AMA…

"Dünya Tiyatro Günü" Dolayısıyla, Sahne Sanatları Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nurhan TEKEREK 'SANAT-TİYATRO ve SANATÇI İÇİN ANAYASA’nın 64. Maddesi AMA…' başlıklı bir makale yazdı.

 Prof. Dr. Nurhan TEKEREK; SANAT-TİYATRO ve SANATÇI İÇİN ANAYASA'nın 64. Maddesi AMA…
21 Mart 2022 - 15:26 - Güncelleme: 24 Mart 2022 - 13:22
SANAT-TİYATRO ve SANATÇI İÇİN
ANAYASA’nın 64. Maddesi AMA…
                                                                Prof. Dr. Nurhan TEKEREK
                                                              Sahne Sanatları Öğretim Üyesi

Pandemi ve ekonomik sorunlarla hemhal olan ülkemiz yurttaşlarının en önemli sorunlarından biri de tiyatro sanatından gerektiği kadar yararlanamaması ve böylece düşünce dünyasının zenginleşmesine, hayat pahalılığı, geçim kaygısı ve ilgisizlik nedeniyle devlet eliyle katkı sağlanmamasıdır. Bu karmaşık cümleyi biraz açalım dilerseniz… Gerçekten de sanat ve sanatların içinde en kolektif ve oyuncusuyla-seyircisiyle soluk alıp veren tiyatro sanatı, ülkemizde, ne yazık ki, devlet-millet eliyle zor durumda bırakılmıştır. Kuşkusuz beşeri durumların ve sosyal-kültürel olayların nedenselliğini açıklamak için tek boyutlu bir bakış açısı doğruya ulaşmamızı engeller. Dolayısıyla hükümet eliyle devlet halkı yoksulluğa mahkûm ederken, tiyatro sanatı ile uğraşan uygulayıcı, kuramcı, eğitimci ve akademisyenler açısından bizlerin de, sanatla anamalcı sistem arasındaki ilişkiden ötürü arz-talep ilişkisi üzerinde fazlaca durmamamızın da - sistemin olumsuzluklarını çok fazla irdelediğimiz halde-  etkisi büyük. Ek olarak seyirci ve tiyatro arasındaki olmazsa olmaz diyalektik ilişkiyi, olumsuz sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik koşulların da zorlamasıyla ötelememiz ya da yeterince bu konuyu önemsemememizin de payı var kuşkusuz. Bir başka deyişle 60-80 yılları arasındaki toplumun dinamizmini tiyatroda yakalayamadığımız gerçeğini görmezden gelip, palyatif tedbirlerle günü kurtarmamız gibi pek çok neden seyirci ve tiyatro arasındaki mesafeyi açmış ve tiyatroları da doğal olarak zor durumda bırakmıştır. Pandemiyle birlikte iyice soluksuz kalan tiyatro ve seyirci giderek iyice birbirinden uzaklaşmıştır. Bu uzaklaşma sadece tiyatroda değil hayatın her alanında, iyice yoksullaşan yurttaşlarla devlet kurumları arasında da görülmektedir. Şimdilerde her birimiz “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete!” deyişini adeta hayat düsturumuz yaptık ve “yuvarlanıp gidiyoruz işte” diyecek noktaya geldik. Tüm dünyayı etkisi altına alan pandeminin ardından gelen ekonomik sorunlar ve üstüne tuz biber eken Ukrayna-Rusya savaşı ardında dönen anlamlı-anlamsız stratejilerle tam bir distopyanın içine düştük.

Böyle bir ortamda, tiyatro ile seyircinin birbirinden uzaklaşması elbette olağan gibi görünüyor. Ancak biz ülke olarak, yüzyılların kültüründen süzülerek gelen, konvansiyonel tiyatrodan daha farklı ama ciddi bir tiyatro geleneğimiz olduğu halde, tiyatro uygulayıcıları ve seyirci, alt metinde sanat kültürü ve entelektüel, bilgi ve alıcı yurttaş arasındaki organik bağlantıyı, ekonomik deyişle arz ve talep bağlantısını yeterince güçlendiremediğimizden bu sorunları hep yaşadık. Son 20-30 yıldır da daha derinden yaşıyoruz. 

Bu sorunu yaşamamızda hiç kuşkusuz dilimize pelesenk ettiğimiz devletin kalıcı bir kültür-sanat politikası oluşturamamasının rolü büyük. Ancak bu süreçte bizlerin de yanlışları var kuşkusuz. En büyük yanlışımız da, - her ne kadar pandemi döneminde örgütlenme alanında hız kazanmışız gibi görünse de -, uzun yıllardır kendi içimizde güçlü biçimde ve büyük bir katılımla bir araya gelmede sorunlar yaşamamız ve bu politikaları oluşturmada hükümetlere ve devlete sesimizi güçlü biçimde duyurmayı beceremememiz. Elbette sanat izleyicisinin de, yani yurttaşların da hem devletten, hem de sanatla uğraşan bizlerden yeterince güçlü istekte bulunmaması, talepkâr olmaması önemli bir başka neden. Anayasamızın 64. Maddesinde, “Devlet sanatı ve sanatçıyı korur…” gibi güçlü bir madde olmasına rağmen bizler neden kamu iyiliği ve kamu yararı açısından kalıcı ve geleceğe dönük politikalar oluşturamıyor, sanat ve sanatçı haklarını koruyamıyoruz? Seyirci, tiyatroyu- sanatı talep etmek adına neden girişimlerde bulunamıyor? Neden sanat adına geleceğimizi güvence altına alacak isteklerimizi hükümetlere kabul ettiremiyor ve bir baskı unsuru oluşturamıyoruz?  2008’de yazdığımız bir bilimsel makalede bu konuya değinmiş, bu 64. Madde hakkında ve ek yasalar konusundan yine şöyle söz etmişiz:
Devlet tiyatroyla çeşitli nedenlerle ilgilenir. Konur, devlet-tiyatro ilişkisini incelediği yapıtında, tarih boyunca devletin tiyatroyla yakın ilgisini inceleyerek, devletin bu ilgisinin nedenlerini sıralar.[1] Devlet öncelikle psikolojik, sosyolojik, kültürel yönlerden yaratıcı, dinamik ve elbette sivilleşmiş bireylerin yetişmesine katkıda bulunduğu için ilgilenir tiyatroyla. Halkın moral gücünü yükselttiği ve kendi kültürünü korumaya, geliştirmeye hizmet ettiği için, güzel sanatlarla ilgilenmenin bir uygarlık göstergesi olması nedeniyle tiyatroyu önemser. Bir coğrafyada yaşayan çeşitli toplulukların dil aracılığıyla iletişimine hizmet etmesi ve festivaller, etkinlikler aracılığıyla kültürler arası iletişime katkıda bulunması dolayısıyla destekler. Ayrıca devlet “Denetlemek” ve “Gözetmek ve Gözetlemek” amacıyla da ilgilenir tiyatroyla. Özetle “Kamu İyiliği” ve “Kamu Yararı” adına  destekler ya da engeller tiyatroyu. Çoğunlukla kamu iyiliği ve kamu yararına devletin yerine getirmesi gereken sorumluluklar yurttaşlardan toplanan vergilerle gerçekleştirildiği için, tiyatroda da geri dönüş ve paylaşım söz konusu olduğunda “fırsat eşitliği” gözetilerek bu görevin gerçekleştirilmesi gerekir. Nitekim günümüzde pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan devletlerin anayasalarında, sanatın ve sanatçının korunması, desteklenmesi adına tedbirler alınmıştır.

Ülkemiz Anayasası’nda da bu konuya, hem yurttaşların genel gelişimi içinde, hem de özel olarak yer verilmiştir. Örneğin devletin temel amaç ve görevlerinin sıralandığı I. Kısım 5. Madde’de: “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır” denmektedir. II. Kısım 27. Madde’de; devletin şeklini belirleyen ilk üç maddeye ihlal etmemek koşuluyla “ Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda araştırma hakkına sahiptir ” ve III. Kısım 64. Madde’de de; “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır. [2]” denilerek devlete sorumluluk yüklenmiştir. Ayrıca gerek Kültür Bakanlığı, gerekse Belediyeler bağlamında ödenekli tiyatroların kuruluşu, geliştirilmesi, desteklenmesi konusunda da bir takım tedbirler alınmıştır. Ancak bunların hangi zihniyetlerle, ne kadar ve nasıl uygulamaya konulduğu konusu sürekli tartışılan, sorgulanan bir konudur. Devlet hem belediyeler, hem de bakanlıklar aracılığıyla kendini bağlayan anayasanın gerekliliklerini yeterince yerine getiriyor mudur? Kuşkusuz ülkemizdeki yönetme zihniyeti, kültür sanat alanındaki devletin oluşturması gereken strateji,  yurttaşlardan toplanan vergilerle oluşan bütçe ve bu bütçeden kültür sanata ayrılan pay ve bu payın, hangi fırsat eşitliği gözetilerek dağıtıldığı elbette sorgulanması gereken temel konulardandır. Çünkü tiyatro sanatı; insanı vicdanıyla yüzleştirdiği için uygarlaştıran, Prometheus’tan bu yana insanı aydınlatan ateşle çevresini de aydınlatan ve böylece tüm insanlığa en insanca umut olan “özgürce ve barış içinde yaşama hakkını” anımsatan en eski sanatlardan biridir.[3]

Görüldüğü üzere tiyatro ve genelde sanat, profesyonel, amatör, ödenekli ayrımına gitmeden genel olarak kamu iyiliği ve kamu yararı adına önemli bir işlevi yerine getirdikleri için, Anayasa’mızın  64. Maddesi gereğince, ayrım yapılmaksızın korunmalı ve desteklenmeli gerçeğine bir kez daha ulaşıyoruz. Ancak hukuksal açıdan şunun da altını çizmekte fayda var: Anayasa bir çatıdır. Yani tüm ayrıntılarıyla alt yasaları içinde barındırması pratik olarak da, hukuksal olarak da olası değildir. O halde sanat uygulayıcıları ve tiyatro yapıcılar olarak bize düşen görev 64. Maddeyi destekleyen ve besleyen alt yasaların çıkartılmasına katkıda bulunmak, dahası hep birlikte baskı unsuru oluşturmaktır. Kültür Bakanlığı’nın tiyatrolara verdiği destek yönetmeliğinden değil, tüm sanat ve sanatçıları kapsayan yasalardan söz ettiğimi vurgulamak isterim. Bu çerçevede önce sanat, sanatçı ve sanat eseri tanımlamalarında ortak bir görüşte buluşmak gerekiyor galiba. Sanat nedir, sanatçı nedir, sanat eseri nedir? Belki şöyle bir açıklama yapılabilir bu konuda: Sanat eseri sanatçının yaratıcılığı, zekâsı, dünya görüşü, içinde yaşadığı toplumun ve dünyanın koşullarının da etkisiyle bir içeriği ya da bir özü, belli bir estetikle, farklı anlatım araçlarını kullanarak oluşturduğu kendine özgü bir üretimin adıdır. İçinde hem yüce (derinlik) olanı, hem de hoş (genellik) olanı yani çok katmanlılığı barındırır. Bütün bu özellikleriyle sanat eseri kendine özgüdür, sanatçıya özeldir, yani “Biricik” tir. İşte tam da bu noktada sanat, sanat eseri ve sanatçı kavramlarının nesnel olarak içini doldurmakta ne çok güçlük çekeceğimiz açıktır. Çünkü sanat eseri “biricik” ve “özgün” dür.

Nitekim Faruk Erem de bilim ve sanatı karşılaştırdığı bir makalesinde, bilimin ve sanatın anayasalarda dahi birlikte zikredildiğinden söz eder ve böyle bir tutumun, her ikisinin de sınırsızlık ve özgürlük düşüncesinden kaynaklanmış olabileceğini öne sürer:
Demokratik anayasalarda güvence altına alınan ‘sanat’ın tanımı yapılmamış, ‘amaç’ı gösterilmemiştir. Sanatın resmî tanımı ve amacı saptanırsa, bunun ‘sanatın özgürlüğünü’ sınırlamayla sonuçlanacağı düşünülmüş olsa gerektir. Bu açıdan neyin sanat (ya da bilim) sayılacağı konusunda ‘yargıcın takdir hakkı’, esasında ‘takdir sorumluluğu’dur. Bu alandaki gelişme göz önünde tutulmazsa bu hak isabetli kullanılamaz. Sanatta ‘diyeceğin varsa var demeksin’ dizesi Anday’ındır. Her büyük sanatçının, dünya ölçüsünde söylediği bir ‘söz’ vardır, açıklamasa da onu bulmak bize düşer.(…)[4]
 
İşte anayasada yer alan “sanatı ve sanatçıyı korumak, yaygınlaştırmak” gibi belirleyici ölçülerin dışında genel bir ifade kullanmanın nedeni Erem’in deyişiyle,  aynı zamanda sanata, sanatçıya ve sanat eserine, öznel ve özgün niteliğinden ötürü bir özgürlük ve sınırsızlık alanı sağlamak da olabilir. Bu da üzerinde ciddi olarak düşünülmesi-tartışılması gereken bir başka tartışma konusudur. Bu tartışma konusunu şimdilik saklı tutarak biz tekrar yazımıza devam edelim. Diyelim ki, biz böyle bir niteleme ya da tanımlama konusunda ortak bir görüş oluşturduk. Özelde tiyatro sanatına geldiğimizde ne yapacağız? Hani bizde bir deyiş vardır. Mesleğiniz nedir? diye sorduğunuzda, “Tiyatrocu” yanıtını alabilirsiniz. Bu “Tiyatrocu” terimi yeterince açıklayıcı mı? Ya da “Tiyatrocu” deyince, tiyatronun her işini yapan kişi mi anlaşılmaktadır? Tiyatrocu terimi yeterince açık mıdır? Tiyatroya, total ve ideal olarak baktığımızda, pek çok uzmanlık alanının yönetmen tarafından sentezlenerek bir araya getirildiği yaşayan  kolektif bir sanat diyebiliriz . Dolayısıyla tam da bu noktada, “icracı”, “yorumcu”, “memur” ve “sanatçı” terimlerinin içini nasıl doldurabileceğimiz konusunda eminim pek çok tartışma yaşanacaktır. Oysa sanatçı ve sanat eseri için objektif olduğu kadar sübjektif, özgün ve biricik olması gerektiği hakkında hem fikir olmamız gerekiyor herhalde. Bu anlamda tiyatrocu teriminin yeterince açıklayıcı olmadığını görüyoruz. Tiyatro belli uzmanlık alanlarının bir araya geldiği bir sanat dalıysa Yönetmen, Oyuncu, Kostüm-Dekor-Işık-Efekt Tasarımcıları, Müzik Yapımcısı, Realizatör ve Uygulayıcılar (Sahne Amiri, Kondüvit, Basın ve Halkla İlişkiler, İdari personel, Tiyatro Müdürü, Yapımcı vb.) gibi farklı alanlar sayılabilir. Özel tiyatrolar için de, kuşkusuz finansı sağlayan Yapımcı ve Patron- Finansör, - Ödenekli tiyatrolarda da finansı sağlayan Hükümet-Bakanlık-Belediyeler - en tepede olmak üzere, ama tüm diğer uzmanlık alanlarının var olduğunu söyleyebiliriz. Bu uzmanlık alanları ayrımı özel, amatör, ödenekli ayrımına gitmeden tüm tiyatrolar için geçerli. Belki amatör (gönüllü) tiyatrolarda grup çalışmalarından söz edilebilir. Öncelikle ödenekli, profesyonel, amatör kavramlarında ortak görüşe sahip olduğumuzu var sayarak böyle ifade ettiğimi bildirmeliyim. Önce bu konularda anlaşmalıyız diye düşünmekteyim. Acaba tiyatro uygulayıcıları olarak bu kavram ve terimlerin içini doldurmada hangi kriterlerde uzlaşacağız, sanırım önce bu süreci yaşamak gerekiyor. Bu ülkede elbette geçmişte sanat ve tiyatronun geleceği adına pek çok kurultay, çalıştay ve buluşmalar yaşandı, sonuçlar yazıldı çizildi, dahası kitap haline getirildi, ama bugün tiyatroların içine düştüğü durum pek de yol alınamadığını göstermekte. Demek ki bir çok konu üstün körü tartışılmış, ya da sorunlar yeterince açık ve net ortaya konmamış, veya peşine yeterince düşülmemiş. Tiyatro ve hayat pratiği bize bu gerçeği göstermekte maalesef. Bu yüzden çok daha fazla çalışmak gerekiyor belki de. Biz tiyatro insanlarına düşen görev bu olmalı.

Tiyatronun en önemli iki unsurundan biri olan “Seyirci”ye de önemli görevler düşmekte. Seyircinin de, yazının başında söz ettiğimiz arz-talep ilişkisinin farkında olması, talep eden, eleştiren, duyarlı, nitelikli bir seyirci olmak için örgütlenmesi ve güçlü bir baskı unsuru oluşturması gerekiyor. Başka bir deyişle medyanın pompaladığı popülerlikten uzak, çağcıl, düşünen, duyarlı, derdi olan, yığın-kitle değil de, topluluk kültürüne ve bilincine sahip bireylerden oluşmuş, kendi içinde, kendi isteğiyle örgütlenmiş bir seyircinin de, kuşkusuz tiyatroların var olmasında ve yolunu bulmasında büyük katkısı olacaktır.

Ayrıca tiyatronun Geleneksel Tiyatro, Konvansiyonel-Klasik Tiyatro- Yetişkin Tiyatrosu, Gençlik Tiyatrosu, Çocuk Tiyatrosu, Avantgarde- Alternatif Tiyatro, Üniversite Tiyatroları gibi, ya da Finans ve –Örgütlenme- İşletme biçimine göre Ödenekli, Profesyonel, STK ve Kooperatif-Sendika Tiyatroları gibi ayrımları konularında da hem fikir olmak, en azından asgari müştereklerde birleşilmesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü biliyorum ki, ülkede hedefi gerçekten tiyatro yapmak olan tüm tiyatroların kamu iyiliği ve kamu yararı açısından gerekli olduğunu düşünüyorum. Yalnız “hedefi tiyatro yapmak” nitelemesini özellikle yaptığımı bilmenizi isterim.

Bütün bu tartışma süreçlerinin, tiyatro eğitimi veren ve özellikle bu alanda düşünen akademisyenler, hukukçular da dahil olmak üzere, periyodik olarak (en az ayda bir kez) organize edilen çalıştaylarla birkaç sene tartışılıp, ortak kararlarda uzlaşılıp, yazılı ve imzalı raporlar halinde sunulmasından yanayım. Ancak böyle bir sürecin ardından, kamu iyiliği ve kamu yararı açısından daha kapsayıcı örgütleneceğimizi ve Anayasa’nın 64. Maddesi çatısı altında birlikte oluşturacağımız yasalarla (Yönetmelik değil Yasa) tiyatro sanatını güvence altına alacağımızı ve uzun vadeli bir politika oluşturabileceğimizi düşünüyorum. İşte o zaman şu hükümet ya da bu hükümet, şu parti ya da bu parti, şu bakanlık ya da bu bakanlık veya son olarak tanık olduğumuz, “Örf ve Adetlere Uygun Oyunlar Oynayan Tiyatrolar ve Örf ve Adetlere Uygun Olmayan Oyunlar Oynayan Tiyatrolar” gibi ayrımlardan kurtulabileceğimizi düşünüyorum. Şunu da ifade etmek isterim:  Hani bir deyiş vardır; “Hırsızın hiç mi suçu yok!”. Tiyatro seyircisinin de, her gördüğünü alkışlayan, dizi oyuncularını her nasıl ve ne oynarsa oynasın hayranlıkla izleyen, bir popüler icracının özel yaşamını kendi yaşamından çok daha fazla konuşan ve düşünen sıradan bir yığın yerine sorunlarının işlendiği oyunları talep eden, ödediği vergilerin ve bilet paralarının hesabını soran, duyarlı, yurttaşlık bilincine sahip bir seyirci topluluğunun bizzat kendisi tarafından oluşturulması ve tiyatro seyircisinin de bu tutumu bir görev bilinciyle yapması gerektiğine inanıyorum.

 27 Mart 2022, Dünya Tiyatro Günü’nü gönülden kutlarken, bu günün, yeni uygulamalar ve çalışma-tartışma platformlarıyla tiyatro sanatını güvence altına alma konusunda olumlu adımlar atılması umuduyla…
 

[1] Tahsin KONUR, “Devlet-Tiyatro İlişkisi”, Dost Yayınları, Ocak 2001, Ankara, s: 15…20.
[2] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası 96, Kabul No.2709, Kabul Tarihi: 18.10.1982, Alkım Yayınları, Ankara.
[3] Prof. Dr. Nurhan Tekerek- Dr. İsmet Tekerek, “Devlet, İşletmecilik, Meta- Ürün ve Tiyatro İlişkisi”, AÜ Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Sayı: 25, Yıl: 2008.
[4] Nurhan TEKEREK, “Bilim Etik Süreç ve Tiyatroya Yansımalar”, Lethe Yayınları, İstanbul, 1. B. Eylül 2021, s. 10
Prof. Dr. Faruk EREM, “Anayasa, Bilim ve Sanat”, Yazko Bilim Ortak Kitap, Kent Basımevi, Haziran 1984, İstanbul, s. 21-25.

Prof. Dr. Nurhan TEKEREK: 

1959 Adana doğumludur. A.Ü. DTCF/Tiyatro Bölümü’nden 1981 yılında mezun olmuş ve mezuniyet sonrası Adana’ya dönen ilk okullu tiyatrocu olarak Adana’nın tiyatro yaşamına yaklaşık 20 yıl katkıda bulunmuştur. Eğitimi süresince Ankara Deneme Sahnesi’nde çalışmış ve tiyatroda amatörlüğün-gönüllülüğün ne olduğunu orada öğrenmiştir. Adana’ya dönünce bir sezon Adana Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda eğitmenlik-dramaturgluk-oyunculuk-yönetmenlik yapmıştır. Bir sezon gibi kısa bir süre çalıştıktan sonra gerek Belediye’den kaynaklanan, gerek tiyatroda yaşanan sorunlardan ötürü Şehir Tiyatrosu’nu bırakmak durumunda kalmış, 1983-87 yılları arasında Adana’nın ilk özel tiyatrosu olan Adana Çağdaş Sanat Merkezi’nin kuruluşuna katkıda bulunmuş, aynı tiyatroda sanat yönetmenliği, dramaturg, oyuncu, yönetmen, dekor-kostüm tasarımcısı, afiş-broşür tasarımcısı, efekt gibi tiyatronun her alanında çalışmış, seyirci anketi hazırlama, anket sorumluluğu, basın ve halkla ilişkiler sorumluluğu gibi görevler de yapmıştır.

 Tiyatronun ekonomik nedenlerle kapanmasından sonra Çukurova Üniversitesi’ne geçmiş ve 1985-1995 yılları arasında bir yandan Tiyatroya Giriş ve Uygulamalı Tiyatro adı altında seçmeli dersler verirken, bir yandan da aynı derslerin öğrencileriyle uygulamalar yapmıştır. Bu arada pek çok şenlik, festival ve tiyatro günlerine, yönettiği oyunlarla ve Ç.Ü. Güzel Sanatlar Bölümü Tiyatro Topluluğu adıyla katılmış ve Çukurova Üniversitesi adının tiyatro alanında ülke çapında duyulmasına katkıda bulunmuştur. Bu arada Ç.Ü. Tiyatro Kulübü ÇÜTİK’in oluşumuna yardımcı olmuştur. 1995-96 yılında Ç.Ü. Devlet Konservatuvarı’na bağlı bir Oyunculuk Ana Sanat Dalı’nın kuruluşuna öncülük yapmış, yaklaşık 2 yıl Ana Sanat Dalı Başkanlığını yürütmüştür. 2002 yılında, Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Tiyatro Ana Sanat Dalı’na kendi isteğiyle gelmiş ve orada 3.5 yıl görev yapmıştır. 29 Ağustos 2005 tarihinde üniversiteye bağlı bir tiyatro bölümünün oluşumuna katkıda bulunmak üzere Uludağ Üniversitesi’nde Doç. Dr. olarak göreve başlamıştır. 2007-2008 Eğitim-Öğretim yılında Oyunculuk ve Dramatik Yazarlık Anasanat Dalları’ndan oluşan Sahne Sanatları Bölümü’nü Mudanya’da açılan U.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi’ne bağlı olarak kurmuştur. 2009 yılında Profesör olmuştur. 2017’ye dek, öğretim üyeliğinin yanında, Oyunculuk ve Dramatik yazarlık Anasanat Dalları başkanlıkları ve bölüm başkanlığı görevini sürdürmüş, Ocak 2017’de kendi isteğiyle emekli olmuştur.

1995 yılında mezun olduğu A.Ü. DTCF Tiyatro Bölümü’nde yüksek lisansını yapan Nurhan Tekerek, 2000 yılında yine aynı okulda doktorasını tamamlamış, 2003 yılında doçent olmuştur. Akademik yaşamı boyunca verdiği dersler şunlardır: Tiyatroya Giriş, Uygulamalı Tiyatro, Sahne Uygulaması, Türk Tiyatrosu, Rol, Ses ve Konuşma, Tiyatro Tarihi ve Kuramları, Oyun İncelemesi, Uygulamalı Dramaturgi, Sahne, Konuşma Sanatı Tekniği, Tiyatro-Canlandırma ve Yaratıcı Drama, Role Hazırlık, Köy Tiyatrosu Geleneğimiz, Kent Tiyatrosu Geleneğimiz, Tiyatro-Devlet İlişkisi, Tiyatro İşletmeciliği, Eğitimde Drama ve Oyun, Mitler ve Masallar.
Oynadığı ve yönettiği oyunlardan bazıları şunlardır: Kurban, Keloğlan, Gerçek Kavga, Belgelerle Kurtuluş Savaşı, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Kozalar, Hastane mi Kestane mi, Ana Hanım Kız Hanım, Sekiz Kadın, İkili Oyun, Derya Gülü, Ayının Fendi Avcıyı Yendi, Bir Elin Nesi Var, Kral Gitti Oyun Bitti, Demet ile Memet, Gozort, Beş Kısa Oyun, Ölüm-Doğum-Düğün, Düğün Ya da Davul, Yeşil Gece, İki Kişilik Hırgür, Muhbir, Kadın Olmak, Kutu Kutu, Vatandaş Oyunu, Biçareler, Kahramanlar ve Metaforlar-Yazgıya Bozgu, Dikkat Çökme Tehlikesi, (Kısa Oyunlar), Kulaktan Kulağa, Kanlı Nigar, Tavtatikütüpati, Ölüler Konuşmak İsterler, Hayat Ağacı, Buzlar Çözülmeden, Zilli Şıh, Önder, Özgürlüğün Bedeli, Kafes. Kendi oluşturduğu; Öyleyse Haydi Tiyatroya, Kadın Olmak, Sevda Meselesi, Dört Mevsim Yaşam gibi sahnelediği kolaj çalışmaları da vardır.         

Mezun olduğu yıl olan 1981 yılından bu yana kuramsal çalışmalarını da sürdüren Nurhan Tekerek’in yayımlanmış pek çok eleştiri-inceleme-araştırma yazısı vardır. Ayrıca; “Cumhuriyet Dönemi’nde Adana’da Batı Tarzı Tiyatro Yaşamı, 1923-1990 ve gelenekselden çağdaşa uzanan çizgide Türk Tiyatrosu’nu incelediği; “Popüler Halk Tiyatrosu Geleneğimizden Çağdaş Oyunlarımıza Yansımalar” adlı eserleri Kültür Bakanlığımızca 1997 ve 2001 yıllarında yayımlanmıştır. “Köy Seyirlik Oyunları, Törenler ve Yansımalar” adlı kitabı 2008’de (Mitos Boyut yayınları, İstanbul), “Geçmişten Geleceğe Oyundan Seyirciye” adlı kitabı, 2010 yılında (U.Ü. GSF- Sahne Sanatları Bölümü Yayınları, No: 1, Bursa), Arnold Wesker’den Fatma Pınarbaşı’yla birlikte çevirdiği “Boylam” ve “İnkâr” adlı oyunlarından oluşan Wesker’in iki oyunu “Toplu Oyunları I” adıyla Mitos Boyut Yayınları’nca 2004’de yayımlanmıştır. İletişim Yayınları’nca 2006’da yayımlanmış “Adana’ya Kar Yağmış” adlı kitaba da, “Seyhan Saz’dan Cafe Barlara Adana’nın Eğlence Dünyası” adlı makalesiyle katkıda bulunmuştur. Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi müfredat kitabı olan “Türk Tiyatrosu” adlı esere “Köylerde Gelişen Geleneksel Tiyatromuz”, “Kentlerde Gelişen Geleneksel Tiyatromuz” başlıklarıyla 2.3. üniteleri yazmıştır (Anadolu Ü. Yayınları, Ocak 2013, Eskişehir).

Marie Louise Ficher’in “Gundula” adlı çocuk romanından oyunlaştırdığı Devlet Tiyatrosu Repertuvarına alınmış; “İlkcan’a Yeni Kardeş-Cancanlar” (Bursa 2007)  “Hayat Ağacı” (Bursa 2012) adlı çocuk oyunları, “Hülolulu Ülkesi” (Destanımtrak Absürt Komedi) ve yeni “Böyle de Bir Meddah: Hamlet Sote” (İstanbul 2018) adlı meddah oyunu gibi tiyatral çalışmaları vardır. Lethe Yayınları’ndan çıkan “Bilim-Etik-Süreç ve Tiyatroya Yansımalar” adlı kitabı Eylül 2021’de yayımlanmıştır.

2006 yılından bu yana Haşmet Zeybek’in yazdığı “Zilli Şıh” adlı meddah gösterisini bir akademik ve deneysel uygulamalı çalışma olarak farklı mekânlarda 2018 yılına dek kadın meddah olarak oynamayı sürdürmüştür.
ITO (Uluslararası Ezilenlerin Tiyatrosu Organizasyonu), ADS (Ankara Deneme Sahnesi), OYÇED (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği kurucu üyelerindendir.

1988 ve 89 yıllarında Denizli Tiyatro Festivali’nde “Sahneye Koyma Özendirme Ödülü”, 1995’de Yeni Adana-Altın Koza Eki’yle Adana Gazeteciler Cemiyeti’nce “Özel Ödül”, 2012 yılında 6. Uluslararası Ankara Ethos Tiyatro Festivali Komitesi tarafından “Akademik Hizmet Ödülü”ne layık görülmüştür. Uludağ Üniversitesi’nde de Zilli Şıh’la “Yılın Sanat Performansı Ödülü”nü, 2014’de İstanbul Flaş Haber Gazetesin’den “2014 Onur Ödülü” nü, Troya Folklor Araştırmaları Derneği Yılın Sanatçısı-Tiyatro Ödülünü 2016, Tiyatro Gazetesi’nin düzenlediği Tiyatro Anadolu 2016 Ödülleri’nden “Geleneksel Seyirlik Oyunlar Emek Ödülü”nü, 2017’de İstanbul Sanat Magazin’in Emek-Başarı Ödülü’nü, 7 Kasım 2018’da 4. Mersin Uluslararası Tiyatro Festivali’nde, Erhan SÖNMEZ Emek Ödülü’nü almıştır.

YORUMLAR

  • 0 Yorum