YAR BANA BİR EĞLENCE!

HAYALÎ ALPAY EKLER: KARAGÖZ, BİR GÖLGE OYUNU DEĞİL! Karagöz perdesi: Bir kültürel miras

YAR BANA BİR EĞLENCE!
28 Mart 2014 - 00:33

Karagöz perdesi: Bir kültürel miras

Türk Karagöz ve kukla sanatçısı, tiyatro dekor, kostüm, mask tasarımcısı, müzisyen, yazar ve yönetmen ve 2007 yılından bu yana da, Kocaeli Üniversitesi Sahne Sanatları Bölümü’nde Geleneksel Türk Tiyatrosu dalında öğretim görevlisi olarak öğrenciler yetiştiren bir eğitmen… O, UNESCO tarafından “ Somut Olmayan Kültürel Miras” olarak kabul edilen KARAGÖZ oyununun,  “ Somut Olmayan Kültürel Mirası Yaşatan Ustası” unvanına sahip bir hayalî oynatıcısı… 2010 yılında UNIMA ( Milletlerarası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği) Türkiye Milli Merkezi İstanbul Şubesi Başkanlığını yapmış olan Alpay Ekler, şu an aynı örgütün Başkan Yardımcısı.

Eyüp’teki atölye

2005 yılında Uluslararası Kukla Birliği UNIMA Milli Merkezi tarafından " En Başarılı Kukla ve Karagöz Sanatçısı" seçilen çok yönlü sanatçımız Alpay Ekler’le Eyüp’te bulunan atölyesinde bir araya geldik. Kendi tabiriyle, “ her biri farklı özelliklere sahip” çıraklarıyla birlikte günlerinin çoğunluğunu geçirdiği bu atölyede, kendisiyle, Karagöz tasviri haline getirilecek çiğ deriler, oyun sıralarını bekleyen kuklalar, sayfaları eprimiş kitaplar arasında Karagöz oyunları yani hayalî perdesi üzerine sohbet edelim istedim.

Bünyesinde edebi metinler ve aynı zamanda kendine has bir musiki barındıran, öyle ki tasvir yani karakterlere özgü şarkılar ihtiva eden Türk Hayali Tiyatrosu, biz hissediyorduk ki, “çocuk oyunu” ya da “Ramazan eğlencesi” olmasının çok ötesinde. Alpay usta ile konuştuktan sonra, Hayali Perdesi’nin siyasi kaygılar ile küçük sınırlara hapsedildiği yönündeki hislerimizde yanılmadığımızı da anladım. İstedim ki, birlikte anlayalım; bu konu üzerinde hep birlikte düşünelim. Zira “ alt tarafı Karagöz oyunu, ne olacak?” dediğimiz bu sanat türünün bugün konuşlanageldiği durum, kanımca sosyolojik bazı gerçeklerimizin bariz göstergelerinden biri. Ve biz ne zamanki Karagöz oyununa çocuk eğlencesi muamelesi yapmaktan vazgeçeriz, işte asıl o zaman büyürüz! Hayhak!

Hayali perdesine adım atmasıyla birlikte edindiği şoke edici bilgi!

Askeri liseden sonra İstanbul Üniversitesi Almanca Öğretmenlik Bölümü’nden mezunu olan Alpay Ekler, tiyatroya ilk merak saldığı yıllarda, tavsiye üzerine Üsküdar’da daha sonra ustası olacak olan “ İhsan amca”sı ile tanışınca,  kendisinden bir aristokrat olan dedesinin de meğer tiyatro ile - hobi olarak- uğraştığını, hatta kuklalar yaptığını ve Karagöz oynattığını öğrenir. Alpay Ekler, şoke olmuştur!  Aristokrat ailesi, bu durumdan utanmış ve dolayısıyla torun Alpay, dedesinin böyle bir hobisinin varlığından habersiz büyümüştür. Ancak, muhtaç olduğu kudret damarlarındaki dede kanında mevcuttur; ortaya çıkmıştır! Edindiği bu yeni bilgi kendisini öyle şaşkına çevirir ki, yanında ses kayıt cihazı, aklında da sorulacak soruları bulunan Ekler, İhsan ustaya hiç soru soramaz hale gelir.

İhsan amca ile dostluk ve usta çırak, daha doğrusu usta – yardaklık ilişkisi ise bundan sonra başlar.  Hayalî Ekler, “ Dümbüllü ile son dönem çalışmış bir ustam vardı. Dolayısıyla meddah da gördüm, orta oyunu da gördüm” diyor ve ekliyor: “ Ustam beni hemen hemen gittiği her yere götürdü. Benim ustam tasvir yapmasını bilmezdi; onun hazır takımı vardı. Tasvir yapmayı kendi kendime öğrendim diyebilirim. Sonradan Tacettin Diker ile tanıştım; Taci baba! O bana deri nerden alınır öğretti; festivallerde de diğer ustalar ile tanıştım. Ve sonra da bir şeyler öğrendik zannediyorum! Bu camiada, 15 yılı geçtik!”

Karagöz, bir gölge oyunu değildir

Karagöz, bir gölge oyunu değildir; çünkü gölge yoktur ortada; resmin kendisi vardır. Gölge oyunu, siyah beyaz silüet demektir. Gerçekten de Mısır, Afrika, Suriye ve Hint kökenli oyunlar silüettir. Oysa hayal perdesi, renklidir. Eğer Karagöz gölge oyunu ise, sinema da gölge oyunudur! Dünyada sadece 2 ülkede renkli, yani resim yansıtması söz konusudur. Bunlardan biri Çin, diğeri ise bizim ülkemizdir. Bu, çok önemlidir.

Mısır’dan geldiğini söylemek için salavat getirmek lâzım

Karagöz’ün Mısır’dan geldiği üzerine sunulmuş kesin bir kanıt vardı. Onu 2 makalede tartıştım; 3. makalemde ise kanıt olarak sulan şeyin kanıt olamayacağını kanıtladım! Bu araştırmada genç arkadaşlarımın bana çok yardımları oldu. Pek çok gezginin notlarını araştırdım. ‘ Karagöz, Mısır’dan geliyor’ derken önce bir salavat getirmek lâzım. Şöyle bir bilgi var: Mısır’ın fethi sonrasında Yavuz Sultan Selim, Tumambay’ı yakalıyor ve onu misafir ediyor fakat kentte Tumambay’ın yakalanmadığına dair söylentiler çıkıyor. Bunun üzerine karar veriliyor ve Tumambay’ı kentin ana kapısına asıyorlar; cesedi burada bir gün kalıyor, ardından da kenti eşek üzerinde gezdiriyorlar. Yavuz Sultan Selim bunun sonrasında bir akşam, bir eğlence yapılırken, Mısırlı gölge oyuncusu gelir ve Tumambay’ın asılışını canlandırır. Bu, Yavuz Sultan Selim’in çok hoşuna gider ve onu oğlunun (Kanuni Sultan Süleyman’ın) önünde de oynamak üzere, İstanbul’a götürür… Bu bilgi, Alman (araştırmacı) Jakop tarafından kaleme alınmış. Ancak bu bir araştırma ve o araştırmacı, “ oyun Mısır’dan geliyor’ da dememiş. Jakop, gölge oyununun, Moğollar eliyle önce İran, sonra Anadolu ve Osmanlı’ya geldiği sonucunu çıkarmış. Zaten tüm bilgileri de onlardan ( yabancılardan) öğreniyoruz!

Halk sanatının kökeni olmaz

( Gölge oyununun Mısır’dan İstanbul’a gelişi ile ilgili rivayette şu var) Yavuz Sultan Selim, hemen İstanbul’a dönmüyor ki! İkincisi, daha sonra ‘ Kanuni’ olacak olan Süleyman ise İstanbul’da değil! Buradaki acabaları üst üste koyuyoruz. Ayrıca, şu anki bilgilere göre, Karagöz oyunu İstanbul’da (bu olaydan) 60 sene sonra ortaya çıkıyor. Siyah beyaz olan bir silüet tiyatrosundan 60 senede nasıl renkli bir oyun ortaya çıkar?

Karagöz, bir halk sanatıdır. Halk sanatının kökeni olmaz.                 

Hacı İvaz, az buz değil!

Karagöz’de olumlu karakter yoktur! Karakterlerin hepsi olumsuzdur çünkü orası ibret perdesi! Hacivat da olumsuz bir karakterdir. Yani, Hacivat ( Hacı İvaz) da az buz değildir; Karagöz ile aynı kıvamdadır. Karagöz ile ikisi arasında ne eğitim, ne sınıfsal fark söz konusudur. Tek fark, birinin diğerinin sırtından geçiniyor olması! Hacivat, bütün zor işleri Karagöz’ün sırtına yükleyip arada para kazanır!

Cumhuriyet dönemimde şöyle bir söylem geliştirilmiştir: ‘ Efendim, Hacivat okumuş, efendi, Karagöz ise sürekli cahil ve hata yapar.’ Eğer bu böyle ise, biz demek ki cahil bir toplumuz; çünkü Karagöz’ü seviyoruz, Hacivat’ı değil! Bu tanımlama ideolojik; döneme ait bir tanımlama!

Çocuk tiyatroları Karagöz ile rekabet edemez

Karagöz sanatçılarına çocuk tiyatrolarına verildiği kadar devlet yardımı verilse, ben çocuk tiyatrolarının Karagöz ile rekabet edemeyeceklerini düşünüyorum. Çünkü siz, 1 saniye kadar bir sürede Karagöz’ü bir balonun içine sokabilirsiniz, Karagözün bir bacağını çikolata yapabilirsiniz, Karagöz’e hemen bir kanat takıveririsiniz! Hatta o kadar hazırlıklı olursunuz ki, çocuklara ‘ ne yapalım?’ diye sorduğunuzda, gelen cevaplardan yola çıkarak, bunları sanki onlar istedi de olmuş haline dahi getirebilirsiniz. Bu, çocuğun müdahale edebileceği bir çizgi film seyretmesi demektir. Oysa bunu yapabilecek çocuk tiyatrosu yok ki! Çocuklar, Karagöz’e bayılıyorlar.

Kontroller, Sultan Abdülhamit döneminde başlıyor

Daha öncesi nasıldı bilmiyoruz ama Karagöz oyunlarına kontroller, Sultan Abdülhamid döneminde başlıyor. Fethiye- Lykia’da araştırma yapan antropolog ve etnolog Felix von Lushan’ın belirttiğine göre, bu konuda Karagöz oyunlarına genel sınırlamalar getiriliyor. Örneğin, oyunları (oyunun oynandığı bölgenin) yerel dili ile icra edemiyorsun! Böyle bir sınırlama getirilmiş. Araştırmacı Lushan, “ Girit’te Arapça oyun seyrettim!’ diyor. Şam’da oynanan oyunların Arapça olmaması gerekiyor. ‘ Hangi dilden oynarsan oyna, ama yerel dilde oynama!’ Sultan Abdülhamit, bu şekilde gelişen milliyetçiliğe karşı önlem almış. Ayrıca, oyun oynanırken kapıda mutlaka bir zabit bekliyor.

Herkesin başına zabit dikemiyorsun!

Antropolog Lushan bir oyun da örneklemiş bize. Bu örnekte, oyunun oynatıcısı öyle bir üçkâğıtçılık yapmış ki, yerel dilde konuşmuş! İzleyiciler arasında Rum seyircilerin de olduğu bir oyunda, Karagöz Rumca konuşur ve Hacivat, Karagöz’e niçin bu şekilde konuştuğunu sorunca da Karagöz, ona ‘Çingenece” cevabını verir. Yani, oyun oynatıcı yerel dilde konuşma yasağından bu şekilde yırtmış! ‘ Rumca’ dememiş de, ‘Çingenece’ demiş!

Devlet, Karagöz’ü kontrol edemez

Karagöz sanatını kontrol edemeyeceği bilinci, devletin içine çok derin olarak işlemiştir. Devlet, tiyatroyu yardımlar ile kontrol eder… Karagöz oyuncuları da yardım alıyor ama devlet biliyor ki, bize vermese de yapacağız biz bu işi. Kontrol edemez.

(Karagöz oyunu) tehlikeli bir şey; kontrol edemiyorsun! Herkesin başına bir zabit dikemiyorsun! Yavaş yavaş Cumhuriyet’e gelindiği zaman,  devlet, ‘ Bu Karagöz çok değerli, biz bunu modernleştirelim!’ diye bir kaygıya düşmüş. Yani, oyun 1940’lara doğru resmi bir hâl alıyor. Öncesinde biraz daha gevşek. Bu gevşek dönemde Karagöz’ün kendi üslubuna uyan, hoş şeyler de vardır. ( Turgut Özakman’ın) ‘ Karagöz’ün Dönüşü’ adlı oyunu bunlardan biridir.

‘ Çocuk oyunu değil’  demeye yeni yeni başladık

Karagöz, 1960’lardan itibaren ise, ‘ çocuk oyunu’ şeklinde baskılanmış. Oyun sünnetlere sıkışınca, ‘ Çocuklar bunları anlamıyor, Karagözü yenileştirmek lazım’ denmiş. Benim Üsküdarlı ustam İhsan Dizdar, çocuk festivallerine çağrıldığında, kendisine ‘ama şöyle oyna’ diyenlere, direnirdi. Yani, onun gibi direnenler vardı. Ancak yaşlı ustalarımız bu (isteklere) teslim oldular çünkü (maddi anlamda) hayatını (idame ettirmek) zorundasın.

Ben 1990’lı yıllarda jenerasyonunda sadece bu işi yapan yani ikinci bir iş olarak yapmayan kahramanlardan (!) biriyim. Biz de bu ‘ çocuk’ ( versiyonunun) içine daldık ama var olan metinleri cılızlaştırarak bir çocuk tiyatrosuna dönüştürmek yerine, yeni metinler ve Karagöz’ün interaktif gücünden yararlanarak, seyirci olmaksızın oynanamayacak olan oyunlar sunmak şeklinde bir yenilik getirdik. Ancak ne zamanki isim yaptık ve bir yere geldik, ‘ bu çocuk oyunu değil” demeye yeni yeni başladık.”

Bir Film: Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü?

“ Karagöz Hacivat Neden Öldürüldü?” isimli bir film vardı. Herkes bu filmi beğenmiş ama ben filmi anlayana rastlamadım! Film, 12 Eylül’ü eleştiriyor. Söz konusu film, bugün Karagöz ve Hacivat’ın tarihini anlatan bir belgesel gibi algılanıyor! Oysa ki, 12 Eylül’ü eleştiren bir film. Doğrusu, bu algı anlaşılmasın diye, medya da çok çaba harcadı. Kimse demedi ki, ‘ (filmdeki) bu taş neyi sembolize ediyor?’ ‘ Benim ahim işini bilir…’ ‘ Bundan sonra rüşvet alına…’ Neydi bunlar? Bunları tartışmadı kimse. Bu film, ‘ mizahçı da ölmeyi göze alsın kardeşim!’ diyen bir film. Gördüğüm en güzel 12 Eylül eleştirisi.

Ustanın çırağına tavsiyesidir ki…

Karagöz oyununun drama yapısı, üzerinde çok fazla oynanabilen bir yapı değildir. Ve her usta da çırağına bu (yapıyı) bozmamasını öğütler. Yani, ‘yenilik yapsan da bundan vazgeçme!’ der. Ben de Karagöz oyunlarında, çocuklar ile interaktif ilişki içinde olmak şeklinde yenilikler yaptım. Ancak (asıl yapıdan) ben de vazgeçmedim; çıraklarıma da asla vazgeçmeleri gerektiğini söylüyorum.

Karagöz’ün tarihi bence çok daha gerilere gidiyor. Biz, en azından Evliya Çelebi’den bu yana olanını biliyoruz. Karagöz oyununun bu kadar kemikleşmiş, tutucu tavrı, bende onun ancak dergâh ya da tekkelerde oluşturulmuş olduğu fikrini uyandırdı. Bu oyunun kökeni, son halini aldığı yer dergâhlar...

Zamana göre dönüşüyor

Karagöz’ü zaten hayatın kendisi değiştirmiştir. Mesela Çelebi karakterini ‘Çelebi’ yapan şey, elinde baston, uzun ceket, boyun bağı oluşu… 18. yüzyılda böyle bir kıyafet yok ki! Fes, II. Mahmud ile geldi… Bu değişim çok doğal. Karagöz’de konular da, konuşmalar da (zamana uygun olarak) değişiyor. Yani, dönüşüyor. Karagöz yaşayan bir şey. Değişmesi dönüşmesi çok normal. Hatta Karagöz’ün başındaki kavuk; kavuk kalkınca, kavukluktan çıkmıştır! 19. yüzyılda kavuktan bozma “ışkırlak”a dönüşmüştür. 1940’lı yıllarda ise fötr şapka havasına sokulmuştur.

Karagöz, toplumsal süreçlerin aynasıdır

18. yüzyıl ile 19. yüzyıl başındaki tasvirler inanılmaz grotesktir, gerçekçilikten çok uzaktır.19. yüzyılın yarısından sonra ise Batı resminin etkisine girmiştir. Yani Karagöz, sürecin aynası olmuştur. Karagöz oyunlarına baktığınız zaman, nasıl evlenilir, (sosyal yaşamda) neler oluyor… tüm değişimleri görürsünüz. Bugüne de uyuyor Karagöz.

Şartların sonucu

Ekonomik, siyasi krizler söz konusu olduğu zaman, kültür en son düşünülecek şeydir. Bu dünyada da böyledir. Ülkemiz çok kolay dönemlerden geçmedi. Bundan Karagöz de, tiyatromuz da, musikimiz de nasibini aldı. Bugün Karagöz’e eskisine göre çok daha fazla rağbet var. Ancak talep fazla olup da arz az olunca, yozlaşma tehlikesi artıyor. Bizim bugünkü mücadelemiz işte bu yozlaşmaya karşı. ‘ Devlet şunu yapsın’ değil; sadece toplum bilinçlensin (istiyoruz.) Toplum, üzerine elbise giyen kişilerin oynadıkları şeyin Karagöz oyunu olmadığını bilsin. Hayal oyunu böyle değil.

Bizler, Karagöz oyuncuları olarak topluma ve nüfusa göre azız. Bu, böyle de olacak. Eskiden de böyleydi. Aslında, Karagöz biraz da ondan kıymetli.

En büyük şikâyetimiz canlı Karagöz!

‘ Çağımızda Karagöz’e yeterli önem verilmiyor’ diyemeyiz. Bizler artık devletin bir şeylere hâmilik yapacağı dönemi geçtik. UNESCO, çeşitli uğraşlar sonucunda 2008 yılında Karagöz’ü ‘ Somut Olmayan Kültürel Miras’ listesine aldı ve bizi Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcısı ilân etti. Bu, bir sorumluluk. Bu sorumluluğu devlete bıraktığın zaman ise olmuyor. Dolayısıyla bunu bizler omuzlayacağız… ‘ Karagöz öldü’ deniyor. ‘ Karagöz oynatıcısı olarak az kalındı’ deniyor. Benim UNİMA olarak 38 üyemden 20 tanesi faal durumda. Üstelik bu sayının dışında Karagöz oynatanlar, yani derneğe üye olmayanlar da var. Tabii ki 17 milyonluk bir şehir için mevcut sayı az. Bunun içindir ki, bugün deforme edilmiş biçimler ile karşılaşıyoruz. En büyük şikâyetimiz, elbiseler giyip ‘ canlı Karagöz yapıyorum’ diyenler. Biz bunlardan çok şikâyetçiyiz. Başka yerde olsa, bunun sebebi yokluktan derim ama İstanbul bir vitrin. Bizim birinci düşmanımız bu. Ancak bunu, ‘ bu yenilik, modernleşme’ deyip de savunanlar var.

Küçücük deri, dünya para

Karagöz oyunu için yapacağımız tasvir için gerekli olan küçücük bir deri, dünya para. Ucuz bir şey değil. Yani, bütün maliyet pahalı. Oysa, bu canlı karagözler, bir kıyafet ile aynı akşam birkaç belediye birden dolaşıyor. Bu ucuz bir şey. Ucuzlaştıran bir şey.

Yabancılar olmasa!

Tespit edebilseydik, Karagöz oyunları sayesinde Türk dilindeki değişimleri de izleyebilirdik.             ( Gelgelelim,) 1890’da Osmanlıca bir risale basılmış. İçinde oyunlar var. Bizim bundan bile haberdar olmamız Almanlar sayesinde oluyor! Alıp götürmüş, yazım hatalarını düzeltip orada Almanca olarak basmışlar.

Yine örneğin, 1914’te Alman istihbarat elemanı olarak tercümanlık göreviyle Şam’a gelen Helmut Ritter, 1915- 1918 yılları arasında bazı metinleri İstanbul’dan Almanya’ya götürür; kitap basar. Bugün bizim bu konuda basılmış olan kitaplarımızın ana kaynağı işte orada basılan bu kitaplardır. Yani Ritter olmasa…!

Karagöz ve Hacivat dışında tasvirler olmazsa, Karagöz olmaz

Karagöz ve Hacivat dışındaki karakterlerin bulunmadığı bir oyun, Karagöz sayılmaz. Onun içindir ki, elbise giyerek, Karagöz’ü canlı oynayanları kafadan silip atacaksınız! Bunlarda diğer karakterler nerede? Oyunların bizim ‘fasıl’ dediğimiz bölümünde Hacivat çok az görünür; karakterler ile Karagöz diyaloğu vardır.

Yunan Karagözü’nün karakteri, Türk Karagözü diye tanıtılıyor

Biz kapalı Çarşı’da satılan ucuz tasvirlere de karşı çıkıyoruz. Kültür Bakanlığı’nın da satış yerleri var. Buralarda ucuz tasvirler satılıyor. Buna da karşıyız. Çünkü Yunanistan’da Gölge Tiyatrosu Müzesi’ne Türk tasviri diye bu tasvirlerden koymuşlar! Siz o tasviri satarsanız, Yunan da müzesine koyar ise, siz ona ‘ bu tasvir benim değil’ diyemezsiniz ki! Bu tasvirleri yapan da çok cahil; karakter isimleri yanlış v.s… Ali Paşa denilen bir karakteri koymuşlar, Kültür Balkanlığı’nda satılıyor! Ali Paşa Yunan Karagözü’nde var! 

Hazreti Muhammed hayal perdesinde

Ben, Cemal Reşit Rey’de, Karagöz’ün tasavvufi yönü ile ilgili bir oyun yaptım. Bu, tarihte ilk kez oldu. Müziklerini özel çalıştık. Bu, tasavvufi bir hikâye idi. Gururlandığım şey, sadece bu oyunu yapmak değil, bu şekilde bir sürü tabuyu da yıkmış olmak. Karagöz oyunlarında oyunların sonunda genellikle çengi ya da köçek oynatılır. Ancak biz tasavvufi bir oyun yapıyorduk. - Gerçi tasavvufi oyunlarda da bu şekilde bitirilebilir de, bizim toplumuzun kafasında bu bağdaşmaz. “ Dünya ve kâinat raks içinde” şeklinde bir algımız olmayınca, bunu uygulamak zor.- Bu nedenle, ben de oyunun hem başlangıcına, hem de sonuna İslam mitolojisinden küçük sözsüz hikâyeler kattım. Oyuna başlarken Hazreti Yunus’un gemiden atılması, yunus balığı tarafından yutularak, karaya getirilmesini; sonunda ise, Hazreti Muhammed’in ayı 2’ye bölmesi olayını anlattım. Perdeye Hazreti Muhammed’i çıkarttık. Bana, oyun öncesinde, ‘ seni vururlar’ şeklinde uyarıda bulunanlar oldu! Ancak oyunun sonrasında herkes tebrik etti. (Hazreti Muhammed’in bu tasviri) minyatürlerimizde de vardır; yüzü peçeli olarak… Oyunumuzda da zaten hiçbir tarafı görünmüyordu. Elleri de kapalıydı. Ben ‘ peygamber’ olduğunu bile belirtmedim sadece ayı 2’ye bölmesi olayını canlandırdım. Hikâyeyi bilen, onun kim olduğunu anladı. Bu arada, oyun tekniği olarak ayı ikiye bölmek de kolay değildi; bunu da belirteyim!

Hayal oyununda olmayacak şey yok!

Hayal oyununda olmayacak şey yok! Karagöz gelin de olur! Teknik olarak yapamayacağınız şey yoktur. Tiyatroda yapamayacağınız bir sürü şeyi, perdede yapabilirsiniz. Karagöz uçabilir, suya düşebilir, suyun içinde yüzgeçleri de çıkabilir!,

Sırada Yunus Emre var!

Şu anda Karagöz perdesine Yunus Emre’yi hazırlıyorum. Her şeyi ile özgün olsun istiyorum. Bu oyunun metni de, müzikleri de özgün olacak. Henüz oyundaki yunus tasvirlerini yapmadım! Oyuna Karagöz de girip çıkacak tabii!

İlerici yaftalı aydınlarımız…!

Ütopik anlamda demokratikleştiğimiz, bunu içselleştirdiğimiz sürece bizler, Karagöz oyunlarını çok daha rahat oynarız. Demokrasi adına Karagöz’ün etnik ayırımcılık yaptığını ve bazı etnisiteleri küçük düşürdüğünü iddia eden, ‘ilerici’ yaftalı aydınlarımız var. Nereye yaranamayacağımızı bilemiyoruz! Karagöz Türk mü değil mi? Ben onu deriden yapıyorum! Öyle biri yaşamadı, öyle biri yok. Karagöz, kentleşmiş, ortada bir karakterdir.

Karagöz meraklılarına…

Bu sanat, birkaç dalda birden iyi olmayı gerektiriyor. Biz, UNİMA olarak ne bir şey satıyor, ne de hazır ekipman sağlıyoruz. Ancak ilgililerine malzeme konusunda her şeyi sağlarız. Bizi çok zorlamadığı takdirde, bunun için kendilerinden ücret dahi talep etmeyiz. Biz, bunu bu sanata bir kişi daha yetişsin diye yapıyoruz. Bizde bilgi saklamak diye bir şey yok.

Alpay Ekler’in hazine sandığı

İşte bunları anlattı usta hayalî Alpay Ekler…

Sohbetimizin sonlarına doğru “nevregan” adı verilen bıçağı ile ıhlamur ağaç kütüğünün üzerinde ince el emeği ile işlediği çeşit çeşit Karagöz tasvirlerinin bulunduğu bavulunu, bir hazine sandığını açar bir hassasiyetle ve gururla açarak, hayalî perdesinin bu ilginç tarihi kahramanlarını benimle tek tek tanıştırdı!   

İstanbul ağzı ile konuşan, kibar ve mirasyedi Çelebi; uyuşturucu müptelası, işsiz Tiryaki; yılışık, yaygaracı, hızlı hızlı konuşarak işi gürültüye getiren, sık sık ağlayan, zekâ özürlü Beberuhi kulağa ne hoş geliyor, değil mi?

Elinde kemençesiyle çabuk öfkelenip çabuk sakinleşen Laz, genellikle hamallık ya da bekçilik yapan Kürt, oduncu Kastamonulu, Bolulu gibi Anadolulu karakterler; Zenneler, Karagöz’ün karısı, Hacıvat’ın kızı gibi kadın tiplemeler; Ermeni, Rum, Yahudi şeklindeki gayrimüslim tasvirleri, Kekeme ve Kambur gibi doğal arazlı karakterler, her kelimenin sonuna “ demeli” eki getirdiği için adı “ Demeli” olan mahalleli tipi; her an kaba kuvvetini göstermeye hazır Tuzsuz Deli Bekir, hem sarhoş hem külhanbeyi Matiz gibi sarhoş tipler, efeminen köçek ya da çengi, cambaz, hokkabaz gibi sanatçı camiası tasvirleri, Arnavut, Arap, Acem gibi Anadolu dışından gelen karakterler, cin gibi doğaüstü yaratıklar, çeyiz taşıyıcıları, satıcılar şeklindeki yan karakterler… ve daha fazlası…

SONUÇ MU?

İşte, Osmanlı toplumunun farklı sosyal ve ekonomik katmanlarını temsil eden bütün bu tasvirler ana kahramanlarımız Hacivat ile Karagöz’ün ekseninde, hayal perdesindeki yerlerini almak için bu bavuldan çıkacakları günü hep bir sabırsızlık içinde bekliyorlar. Onlar sanatçı Alpay Ekler’in bavulundan çıkacak ve Küşteri Meydanı da böylelikle, Hacivat’ın davetini alan Karagöz’ün perdede görünmesiyle birlikte, bizler için o çok komik olan diyaloglara sahne olacak!  

Farklılıklarımıza gülebildiğimiz dönemlerden gelen bu tarihi mirasımız, belli ki içinde bulunduğumuz şu çağda bize birkaç gömlek büyük geliyor! Antepli karakterinin İstanbul karakterine, Kastamonulu karakterin Antepli veya Kürt karakterine - hoşgörü kelimesine gerek dahi duymaksızın- gülüp geçebildiği bu geleneksel suret perdesi, aslında yitip giden hasletlerimizi hatırlatıyor bana.

 

Hacivat :- Gel benim gönlümün hasılı!
Karagöz:(pencereden)- Gelemem burnumun mayasılı!
Hacivat :- Gel benim serv-i bülendim!
Karagöz:- Gelemem sümüklü efendim!
Hacivat :- Gel benim gönlümün eğlencesi!
Karagöz:- Gelemem kokmuş çarşı işkembesi!
Hacivat :- Gel benim avare gezenim!
Karagöz:- Atlarsam beynini ezerim!
Hacivat :- Gel benim canımın canı!
Karagöz:- Hoş geldin sefa geldin fındık sıçanı!
Hacivat :- Merhaba lapa tenceresi!
Karagöz:- Hoş geldin hela penceresi!

Efendim, ne diyorlar; “ Bu hayal-i alemi gözden geçirmektir hüner. Nice kara gözleri mahfetti bu sûret perdesi.”

Suretlerin hiçbir zaman gözlerimizi mahv etmemesi umut ve temennisiyle,

“ Yıktın perdeyi eyledin viran/ Varayım sahibine haber vereyim heman…”

Bu arada… 27 Aralık Dünya Tiyatro Gününüz kutlu; tiyatronuz bol olsun!

Röportaj: Arzu BAŞLANTI


YORUMLAR

  • 0 Yorum