Emel SEÇEN

Emel SEÇEN

360 Derece İstanbul
[email protected]

Bir başka şanlıdır baharlar… Diyesim var ama diyemiyorum.

04 Mayıs 2017 - 14:22

Çünkü acı ve kanlıdır aslında Mayıs’lar.

                Bakmayın biz her Hıdırellez gelişinde; büyüklerimizden gördüğümüz, işittiğimiz inançlar ile tutunup yürürüz bu koca yalan dünya üzerinde. Ne verdiler ise odur temel inançlarımız.

Onlar verir, biz büyüdükçe taşları oturturuz ve doğruyu temellendiririz. Her birey kendi inançlarını doğurur yeniden.  Vazgeçmeyiz öğrendiklerimizden… Gördüklerimizden… Her zaman çok şanslı bir aileden geldiğimi vurgularım. Temeli sevgi,  adalet, evrensel bakış açısının tohumlarını ekmişlerdir genlerimize. O yüzden haksızlıklara susar ama boyun eğmeyiz. Onun için yalanlara söylenecek bir sözümüz vardır.  “Mış” gibi yapmadan yürürüz, düşeriz kalkar,  yeniden düşeriz.  Ama daha da gülerek kalkarız. Düşürülüyorsak haklılığımızın gerçeğidir aslında. Biliriz. İyi biliriz.

Siz atıp tutanlara aldırmayın, bir yerlerde başat olabilmek için kırk takla atıp aydınım diye geçinenlere. Dilinden ve yüreğinden söküp attığı vidanı ile namussuzluğun yüz akıdır onlar. O yüzden artık gerçek bozulmamış insanı bulmak çok zor. Eskiden iş bulamayan “ ekmek aslanın ağzında” derdi. Şimdi ise insanlık ve onur mücadelesi aslanın bağırsaklarına inmiş. Kesip atsak hangi cerahati hangi pisliği temizleyeceğiz? Peki, ondan sonrası… Kırılıp dökülmüş, acıbadem tatlısının görüntüsü gibi paramparça edilmiş yürek ve ruhu nasıl birleştireceğiz? Zor işler. Zaten yaşamakta zor iş.  Eğer gerçekten ailenden aldığın temel, sonrasında okullarından kazandığın eğitimler ve de iş hayatında, sosyal çevrende görüp göreceğin tüm deneyimler ile sapasağlam, insana yaraşır ve yakışır nefes almak içinse her uyanışın.

DENİZLER…

Hıdırellezler bir gül dalına asılan dileklerin tutma ümididir. Neler ekilir, neler beslenir ve neler umut edilir de… Her seferinde tutmamış niyetlerde bıkıp usanmadan aynı dilek için var oluşa selam çakılır.

Ama en çok da bu ülkenin yüz karası,  Mayıs ayının güzelliğini simsiyah yazı tahtasına çeviren güzelim Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının o sabaha karşı yok edilişleridir. Elbette fiziki olarak. Çünkü düşünce ölmez.

Neden 6 Mayıs 1972’den itibaren kız-erkek,  her doğan Türk evladının adı DENİZ’dir?

Çünkü adaletsizliği, vicdansızlığı ve her şeye rağmen yaşam sevgisini hatırlatır o yürekler…

AYDIN OLABİLMEK

                Acı ve kanlıdır dedik Mayıslar…

1 Mayıs ile başlar. Emeğin, alın terinin bir şenlik gibi kutlanması için tüm dünyaca kutlanır ama bizde bundan tam kırk yıl önce 1977’de insan ve insan emeğinin katliamıdır.

3 Mayıs gelir. Birleşmiş Milletler tarafından 1993 yılından itibaren “ Dünya Basın Özgürlüğü Günü” kutlanır. Özgürsüzlüğümüzün ispatı için yazamayız. Yazdırmamak için çalışırlar. Ama bir yandan da “gerçek aydın” olabilmek için çok çok geniş vizyona,  iyi analize ve sevginin ve hümanizmin yoğurulması ile ulaşılıyordur. Bunu şimdi yazan biri olarak niye yazıyorum derseniz şunun için:

Tarihte 3 Mayıs 1944 olayları olarak geçen, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na Mart ve Nisan aylarında olmak üzere, 1944 yılında iki açık mektup kaleme alır Nihal Atsız.  Bu mektuplar Orhun Dergisi’nde yayınlanır. İçerikte başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere “Komünistlerin” devlet kurumlarına yuvalandıkları anlatılır. Böylelikle Mustafa Kemal Türkiyesinin önemli aydınlanmacılarından olan Hasan Ali Yücel olmak üzere, sonradan Bulgaristan sınırında katledilen Sabahattin Ali ve diğer yurtsever,  solcu aydınlar isimleri verilerek suçlanır.

O dönem hapiste olan Nazım Hikmet’e bile para gönderildiği iddiaları vardır.

                Gelelim Mayıs yaslarına… Bu iddilar sürerken tüm olup bitenden habersiz, kısacık ömrüne tüm duygusallığını da katarak fiziken bize elveda diyen Deniz Gezmiş’imiş henüz üç yaşındadır.

Sabahattin Ali dört yıl sonra 1948’de bu yazılar ile suçlandığı “Vatan Haini” iddiası ile katledilecek.

Türk Eğitiminin öncülerinden, Köy Enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel 1942 yılında suikast görmüş ama 1961’e kadar yaşamıştır.

Nazım Hikmet ise Hasan Ali Yücel’den iki yıl sonra Rusya’da. Bir vapur çığlığına, bir deniz sesine, rengine hasret 1963’de aramızdan ayrılmıştır.

Bu isimlerini geçtiğimiz tüm değerlerimizi şu an 2017 Mayısında anıyor muyuz? Cami avlusundan sormuyorum. Peki, nasıl hatırlıyoruz?

İŞTE TAM DA BU!

İşte bu kişiler gerçek Devrimcilerdir. Ağır bedeller öderler. Hatta aileleri bile bundan nasiplenir. Ama fıtratları ama aile terbiyeleri ama eğitimleri sebebi ile hep gerekeni yaparlar. Ve hep doğru yaparlar.

Varsın karalanmaya çalışılsın. Yeri geldiğinde yok saysınlar. Tarih hep gerçekleri yazıyor ve onlar hep yaşıyor…

Biz ne diyelim, kendi payımıza. Kalemimiz atalarımızın dediği, tıpkı yüreğimiz gibi hep doğruyu yazsın.  Ve söylesin.

Bir devrimcinin gözlerindeki bitip, tükenmeyen ışıltı ve bir ıslık sesi ile.

Eyvallah.

Emel Seçen

YORUMLAR

  • 0 Yorum