Reklam
Emel SEÇEN

Emel SEÇEN

360 Derece İstanbul

Çıkmak mı? Çıkmamak mı?

21 Ağustos 2020 - 21:12

Shakespeare(1564-1616) tezi üzerine bir ihtisas değil! Birkaç kez dünyaya gelip gitmek, belki de çözer. Bu meseleleri. Hele hele bizim gibi nabzı ölçülemeyen toplumlar için!

Çıkmak, iyidir. Sağlıklı iseniz, mutlu iseniz, daha da mutlu eden. Engelleriniz var ise bir başkasının gönlünün olmasını beklersiniz. Hatta beyinsel engellilerde yapıyor bunu. Yani fiziksel engele gerek bile kalmadan. Bir de yaşamsal ihtiyaçların devam edilmesi için gerekli olan eylemler var. MFÖ şarkısında ki gibi. -“Eve gitmek mecburen. Erken kalmak mecburen. Mecburiyetten…” -

Bir de ilk aşkınızı bulurken ki çıkmaklar var! Bunu bizden genç olanlar pek anlamayabilir. Bizim zamanımızda; bir erkek, bir kızdan hoşlanıyorsa “çıkma” teklif ederdi. Bodoslama dalınmazdı, ilişkilere. Bir incelenir, tartılır bakılırdı. Usul buydu. Bence güzeldi de. Cıcık cıvık değildi, henüz hiçbir şey. Tabii derdini söyleyemeyenler içinse, bu hep geride kalmanın izlerini taşımızdır, kaçınılmaz şekilde.
Mesela ilk liseye başladığımda, bulunduğumuz katın koridorunda, ikili ve karşılıklı olarak dört sınıf yer alırdı. Tam bizim sınıfın karşısında ki sınıftan bir çocuğun, sürekli teneffüs aralarında bana bakmakta olduğunu, sıra arkadaşım söylemişti. İşim, gücüm edebiyat ve kendi halinde bir kız çocuğuydum. Daha doğrusu ergen yaşlar, diyelim. Hatta divan edebiyatına fena sarmıştım. Sınıfta matematik birincileri dâhil sıkıldıkları, anlayamadıkları konuyu ben çözerdim. Sıkıcı gelebilir, anlıyorum onları da. Sonra arkadaşlarım uyardıkça, teneffüslerde dikkat ettim, doğruydu. Oralı olmadım, çünkü ilgilenmiyordum. Benim hayatımla ilgili başka planlarım vardı. Yahut aşk kapıyı henüz çalmamıştı. Bir teneffüs arası, ben arkadaşlarımla konuşurken, bir genç çocuk geldi ve ileride, karşımızda ki kapıda duran ve selam veren kişiyi başıyla işaret ederek,

“Arkadaşım, bunu sana gönderdi.”dedi. Baktım, hayatımda ilk defa gördüğüm ve hala gülümseyerek anımsadığım, bir kartvizit de şöyle yazıyordu: -Merhaba, güzel kız. Sizi çok beğeniyor ve hoşlanıyorum. Benimle arkadaş olmak isterseniz, yanda ki kulakçıklardan birini seçin-. (….)Seçili yerden koparacağınız, bir “evet” ve bir “hayır” yazmaktaydı. Döndüm ve dedim ki: “Arkadaşın derdini kendi gelip söyleyemiyor mu? Al bu kartı, kendisine geri ver.” Çocuk takdir edersiniz ki bir daha yüzüme bakmadı. Doğası gereği. Bizim büyüdüğümüz semtin ileri gelen yani maddi durumu iyi bir aileden geliyormuş. Okul dışı, arada rastlaştığımızda bana ters ters bakışından anlıyordum. Ama uyuşmazlık oradan başlıyordu. O muhtemelen parasına güvenip, duygularını bu şekilde ifade eden. Ya da söylemek istediklerini, söyleyemeden bu şekilde perdeleyendi.

İletişim önemli. Ama mesela çıkmak, tanışmak, kendini bulmak, bulamamak ya da tamamlanmak. O, işin öbür safhası. Ve hepsi, kademe kademe ilerlerdi. Şimdi herkes her şeyin içinde, her şey turşu. Rihter ölçeği koysalar, insanların duygu değişimleri karşısında bozulurdu herhalde.
Ama sokaklara geldiğimizde; çıkmak mı? Çıkmamak mı? Ya da önemlini her zaman yeterince alarak kısa ve acil halledip dönmek mi? Çıkmak, sokaklarda her şeyin tam da net görüldüğü eylemdir. Ergen gençler, Pandemi öncesinde birbirlerine sarılmış görünür ise göz bekçileri, hemen müdahale etmeye hala kalkıyorlar. Herkesin ahlakı kendine.
Ama bekçi mi? Yoksa bunun için görevli mi? Düzenleyecek, bakacak bilinmez. Covid-19, gidişatına bir el atmak her şeyden öncelikli.

Pazarlar ise, hayat nabzının en iyi göstergesidir. Bu gün, Cumartesi pazarında genç bir delikanlı yük taşıyor, 3 metre kadar önümde. Ve yanından yaşlı bir adam geçiyor ve o anda hapşırdı. Yaşlı adam, hiç sinirlenmeden, gayet olgun bir tavırla: “Hani maskende yok! Hapşırıyorsun birde. Elini de kapamıyorsun. Ne olacak böyle, ne yapıyorsun? Nasıl olacak? Oluyor mu hiç?” trenini, sefere çıkardı.
Genç, sırtında değil elinde taşımakta olduğu yük arabasından, elinin birini yukarıya doğru hafifçe kaldırarak,
 “ Ne yapayım ki!” gibi bir davranış sergiledi. Susuyordu.
Susmayan, pazarcıydı.
Olayların hemen olduğu yerde, tezgâhında ki malları düzeltmekte olan pazarcı susmadı. Günün ve olayın, sözünü patlattı:

“ Covid-19, satışları başlamıştır!”
Anlayana!
İşte bu! Bizim halkımızın nüktedan ve bir o kadar lafı gediğine koyan sözleri… Çaresizliğin, bu kadar vurdumduymazlığın, adeta manifestosu gibi.
Pazardan her zaman ki gibi hızlıca çıktım. Hatta yolumu değiştirmek zorunda kaldım. Daha sonra sokakta, baştan aşağıya kapalı bir hanım yanımdan geçiyordu. Baktım ve acaba dedim. Onlar bizim bilmediğimiz, bir şeyleri mi biliyorlar da? O gülerek geçiyor ve maskesiz! O da öksürerek geçti. Biraz ilerledim, on adım attım, atmadım ki. Bir beach club dan, kaçmış gibi şort ve parmak arası terlikleri ile yürümekte olan erkek, maskesiz elini kolunu sallayarak geçmekteydi.

Sonra ardından bir inşaat işçisi, henüz 17 yaşlarında. Üstünde çimento, boya izleri dökülen bu çocuğun maskesinin hafifçe soluklanmak için yarıya indiğini gördüm. Çocuk yorgunluktan düşecek gibiydi.
Aklıma bayılacak şekilde yorgunluktan bitkin, sağlık personellerimizin görüntüleri geldi. Ve işte o an içimden, gördüğüm böyle herkesi fotoğraflayıp teşhir etsek, acaba doğru mudur? Diye geçmedi değil.
Susmak! Edeptir.

Ama toplumun bir kısmını bu derece yok sayacak ve ortada ki olguları hiçe saymak ise düpedüz terbiyesizlik. Hatta büyük saygısızlıktır.
Onun için susmuyor ve dile getiriyorum.
Acil olarak bu konulara önlem alınsın!

Yoksa daha çok söyleriz biz, hep birlikte. Henüz, ikinci ya da kaçıncı da kavrayamadığımız. Burdur yöremize ait olup. Mehmet Erenler’ in meşhur ettiği: “Dalga dalga dalgalanıyor…” türküsünü.

EMEL SEÇEN, 21 Ağustos 2020, İstanbul

Bu yazı 1584 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Yasemin Boran
    3 ay önce
    Ne güzel anlatmışsın ama anlayanlar zaten dikkat edenler ne yazık ki