Fisun PEYNİRCİOĞLU

Fisun PEYNİRCİOĞLU


Kadınları Her Zaman Meze Olarak Kullanan Edebiyatçılarımız

05 Temmuz 2020 - 12:12

Şu sıralar Nazım Hikmetin Piraye Adli Romanını okurken bu hafta bu yazımı sizlerle paylaşacağım.
 
Teorik olarak yeryüzüyle ve gökyüzüyle derin meselesi bulunan insanlar kategorisine dâhil edebileceğimiz edebiyatçılar, çalışma masalarından başlarını kaldırmaya fırsat bulunca, giderek bir başka çalışma masası anlamı kazanan meyhanelerin ve barların yolunu tutarlar hemen. Edebiyat, sosyoloji ve psikiyatri tarihi açısından anlaşılır nedenleri de vardır bunun. Nazım Hikmet, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu, Kemal Tahir, Ahmet Arif, Selahattin Hilav, Orhan Veli, Oktay Rıfat, Turgut Uyar, Özdemir Asaf yahut Edip Cansever okuyanlar, meyhanelerin edebiyat tarihine denk düşen şenliklerine tanık olmuştur mutlaka. “Ya alkol olmasaydı” sorusunu soran da Edip Bey değil miydi zaten?
 
Hatırlayan çıkacaktır mutlaka, Tehlikeli Oyunları’n zihne ustaca yerleşen bölümlerinden birisinin “Son Yemek” başlığını taşıması ve tamamıyla Kirkor tarafından düzenlenen genişletilmiş bir meyhane sahnesi olması, hem kitabın hem Oğuz Atay merhumun ruhuna son derece uygundur. Adalet Ağaoğlu’un bir benzeri henüz yazıl(a)mamış romanı Bir Düğün Gecesi’nin kahramanı Tezel’in, “İntihar etmeyeceksek içelim bari” diye çırpınması da rahatlıkla eklenebilir satırlarda şıngırdayan şişelerin arasına. Refik’ten Demgâh’a, Saki’den Asmalı’ya, Çiçek Bar’dan Kürdün Meyhanesine, Entelektüel Cavit’ten Cumhuriyet’e, Koço’dan Hatay’a, Despina’dan Safa’ya yolu meyhanelere düşmemiş edebiyatçı bulmak imkânsızdır diyelim de edebiyat heveslisi arkadaşlar birayı bırakıp rakıya terfi etsinler vakit yitirmeden...
 
Darbe öncesi ve sonrası dönemlerde Kaktüs, Kulis, Papirüs, Muhlis gibi kafiyeli barlar devreye girmişse de, ömürleri pek uzun sürmemiş, geleneklerine sıkı sıkıya bağlı edebiyatçılar, buna benzer mekânlardan çok çabuk sıkılıp (Sıkılgan yaratıklardır oldum olası!) fındık fıstık eşliğinde limon suyunda havuç yahut salatalık dişlemek yerine, acılı ezmelerin, lakerdaların, pilakilerin, börülcelerin, patlıcan musakkaların, topiklerin, paçangaların havada uçuştuğu meyhanelere koşmuştur, öğle yahut akşam saatlerinde. Öyle ki, Erkin Koray bile bu şiddetli şenliğe kayıtsız kalamamış, güzel mi güzel bir şarkıyla almıştır meyhanedeki yerini: “Olan oldu bir defa/ bari hepimize yarasın
 
Dediğim gibi, geleneğe kesintisiz ve eksiksiz bir saygı duruşu olarak da değerlendirilebilir bu durum. Geleneği vezinde ve kafiyede, Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnû veya Mehmet Rauf’un Eylül gibi kitaplarında arayanlar utansın kendilerinden! Gelenek, meyhane masalarında kök salıp filizlenen, kısa sürede de dallanıp budaklanan hakiki çehresidir edebiyat tarihimizin. Tanpınar’ın günlükleri kadar Salah (Birsel) Bey Tarihi’nin muhtelif ciltleri de sağlam bir fikir verebilir bu konuda. Daha yakın dönemler içinse Refik’in, Turgut’un, Demgâh’ın ya da Saki’in duvarlarını süsleyen fotoğraflara bakılabilir bir çırpıda. Hepsi bir tarafıyla yerli, diğer tarafıyla da hayli millîdir hakikaten! Nedim boşuna mı, “Meyhane mukassi görünür taşradan amma/ Bir başka ferah başka letâfet var içinde” diyordu birkaç asır evvel?
 
Edebiyatçılar meyhane alışkanlıklarını gün isimleriyle adlandırırlar artık nedense. Cuma günü öğleden sonra Çiçek Pasajı’nda buluşan cuma ekibi ya da Cevat Çapan’ın taktığı isimle, “Cuma Akademisi” vardır mesela. Merhum Fethi Naci, Sait Maden ve Aydın Boysan başta olmak üzere Cevat Çapan, Turhan Günay, Turgay Fişekçi, Semih Gümüş, Deniz Kavukçuoğlu gibi isimler masanın gediklileri arasındadır öteden beri. Çarşambaları Refik’te, perşembeleri Bebek Bar’da, cumartesileri Saki’de buluşanları da ekleyebilirsiniz buna. O öğlenleri ya da akşamları en iyi bilenler, hiç şüphesiz garsonlardır. Öyle ki, kimi zaman, “Memduh Abi nerelerde kaldı, hiç bu kadar gecikmezdi” serzenişleriyle duruma müdahale edenler bile çıkar aralarında
 
Nihayet birayı bırakıp rakıya davranmaya karar veren genç edebiyat heveslilerini hemen uyarmalıyım ki, bu masalarda en az konuşulan şey edebiyattı. “Hububat fiyatlarından dövizdeki ani artışa, hükümetin kültür politikalarından maçlara uzanan sarmal bir zincirde sosyal meseleler vakit bırakmadığı için edebiyata sıra gelmezdi” diyeceğim, yalan olacak. “Edebiyatçı sıfatı taşıyan insanlar bile edebiyatı çok fazla önemsemezdi” diyeceğim, daha da yalan olacak. Bu tür masalarda edebiyattan, siyasetten, iktisattan, maçlardan daha önemli tek mesele vardı her zaman: Kadın.
 
Hakikaten de kadın, hiç kimsenin itiraz etmediği en önemli mezeydi. Dedikodular, taciz ve tecavüz dozu hayli yüksek müstehcen fıkralar, şakalar, takılmalar, bugünün Türkçesiyle “laf geçirmeler” hep kadın kavramı etrafında şekillenirdi. Sosyalizm, demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi meseleler gündeme geldikçe yerinden yekinip hemen tavır alma lüzumunu duyan arkadaşların hiçbiri ama istisnasız hiçbiri, kadının uluorta aşağılanmasını protesto etmeyi getirmezdi hatırına. Kimi zaman soyut, kimi zaman da son derece somut bir biçimde kadın konusu açılınca, ideoloji yahut prensipler bir kenara bırakılırdı hemen. İfade yerindeyse eğer, sanki “Kadını kim daha iyi aşağılayacak” konulu ödüllü bir yarışma varmış gibi birbirinin önüne geçmeye çabalardı masanın müdavimleri.
 
Önceleri, tuhaf bir eğlence anlayışının yansımasından ibaret geçici bir heves gibi gelmişti bana bu. Zamanla, durumun hiç de öyle olmadığını, memleketin erkek edebiyatçılarının kadını mütemadiyen küçümseyip nesneleştirdiğini ve bundan da asla rahatsızlık duymadığını somut bir biçimde kavradım. Biraz daha dikkat kesilince fark ettim ki, bu tür masaların temel mezesi de, temel meselesi de kadından başka bir şey değildi. Yeterince ünlü olan, incelikli kitaplar........
 
Herkese iyi bir hafta sonu geçirmeniz dileğiyle.
Sevgiyle ve sağlıkla  kalın.......

Bu yazı 1387 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum