Hatice ÖZBAY

Hatice ÖZBAY


Dil Cambazı Selahattin Duman bugün toprakla buluşuyor.

23 Nisan 2021 - 18:37 - Güncelleme: 26 Nisan 2021 - 21:13


23 Nisan 2021 Cuma
Selahattin Duman’ın reel dünya yolculuğunu bırakmış olduğunu ilk sosyal medyadan öğrendim. Sonra konvansiyonel medyaya düştü haber. İçim daraldı, göz pınarlarıma yaşlar indi, anılar peş peşe akın etti. İçimden, yok değildi sesli; “Canım ustam, ağabeyim bu erken gidiş niye?”
Tekrar tekrar okudum haberleri doğru mu diye?

Yakıştıramadım.
Haberler doğruydu…
Haber sitelerinde gezindim bir süre…
Sorular sorular …. En önemlisi de daha önce trafik kazası geçiriyor ve yaklaşık 19- 20 gün yoğun bakımda tedavi görüyor ve ardından kalp sorunları baş gösteriyor. Toparlanamıyor… Bu haber ne yazık ki yeterince yer bulmadı basında, duyulmadı bile diyebilirim.  



İlginçtir biz bu haberi neden yerli yeterince duyamadık? Muhalif gazeteci – yazar olduğundan mı?
Neden ya, bu haberin haber değeri az mıydı? İki şarkı söyleyen, sosyal medyadan 3 fotoğraf paylaşandan daha mı azdı Selahattin Duman?

Binlerce, abartmıyorum binlerce köşe yazısı yazan, mizahi dille eleştiren, düşündüren Selahattin Duman’a reva mı habersizlik?

Kaza geçiren, yoğun bakımda kalan gazetecilik mesleğine ömrünü adayan bir gazeteciydi O.
Selahattin Duman, son nefesine dek öğretti, öğrendiklerini paylaştı, düşündürdü, bazılarını kızdırdı, çok insanı gülümsetti, hatta güldürdü… Yazdı yazdı yazdı…

Yoğun bakımdan çıktığı günlerde kendi durumunu bile usta işi mizah anlayışıyla Oksijen Gazetesi’ndeki köşesinde yazdı ki, o günleri bile tiye alan, espri ve dil cambazlığıyla…

İyi ki tanıdım
Henüz on sekiz – on dokuz yaşlarındayken yolumuz kesişmişti ve iyi ki kesişmiş dediğim ender insanlardandır. Ankara’dayız ve ben Gazetecilik Halkla İlişkiler okuyorum.

Politika Gazetesi’nde çalışıyordum ancak gazete maddi nedenlerden kapanacağından ekip dağılıyordu.  Yöneticilerim beni Yeni Ulus Gazetesine tavsiye etmişlerdi ve hep kendimi çok şanslı saymıştım, hala çok şanslı olduğuma inanırım.  Yöneticilerimin tavsiyesine uyarak Ankara’nın soğuk bir kış sabahı Rüzgarlı’nın yolunu tutmuş ve Yeni Ulus gazetesine gitmiştim.

Okul arkadaşlarım Derya Sazak ve Cengiz Kuçcuoğlu da gazetedeydi hiç yabancılık çekmeyeceğimi, keyifle çalışacağımı içimden geçirirken Cengiz kolumdan tutup Selahattin Abiyle tanıştırdı beni.

Selahattin abiyi tanıdığımda kalın camları olan, koyu renk kalın çerçeveli gözlüğünün ardından muzip muzip beni süzüyordu. “Sen çok çelimsizsin, yeterince koşabilir misin göreceğiz çömez” dediğinde ne diyeceğimi bilemedim, ancak Cengiz gülüyordu.

 Altından ne çıkacak diye düşünmedim açıkçası, gerçekten işe ihtiyacım vardı. Çünkü babamın okumam için gönderdiği parayı artık kabul etmiyor, ben “hem okur, hem de çalışır, başımın çaresine bakarım” dediğim anarşist günlerimdi. O sıralar yurttan ayrılmış (atılmış) Cengiz’in birkaç arkadaşıyla kaldığı bekar evine konuk olmuştum. Oh işte artık ev kirası verebileceğim bir işim olmuştu. Ama Selahattin abi ne demek istemişti?

Öğle tatilinde Cengiz’le Gençlik parkına gittik, dürüm yemeye… Ben çağırdım. O aklımdan geçen soruyu hem okul hem mesai arkadaşım hem de bir süreliğine ev arkadaşım olan gazeteci Cengiz Kuşçuoğlu’na tam olarak sormak istiyordum. Soramadım… Selahattin Abi “çok komik, sanki karikatürlerden fırlamış gibi, esprili de hep böyle mi?” dediğimi ve Cengiz’in hınzırca güldüğünü gün gibi hatırlıyorum.

İşe başlayınca anladım.
Meslek hayatımda gerçek ilk ustam, gazeteciliği bana sevdiren, yüreklendiren, vaz geçişlerimde durduran, ağlamalarımda, güldüren, ayaklarım şiştiğinde, ‘gençsin tuzlu suya koy geçer’ dediğinde, “yok abi olmuyor koşayım, uyumayayım da beni spor muhabiri mi yapacaklar, amatör maçlara gönderiyorlar yoksa magazin mi yazacağım anlamıyorum? Işık’la (Işık Yurtçu) kokteyle git Hatice, Arzu Okay Stad otele gelmiş Tuncer abiyle gidin hepsine koşturuyorlar.

Ben Politika Gazetesi’nden geldim” diyordum cılız bir sesle. Bana göre, -sanki o günlerde seçme hakkım varmış gibi- dernek, sendika haberleri yapmalı, Türkiye’nin her yerinde başlayan grevleri yazmalıydım. Kadınların Sesi Gazetesine (gönüllü) yazdıklarımı ve kadın sorunsalını yazmalıydım. Selahattin abi, daima sabırlı olmamı, koşmamı, duyularımın daima açık olmasını o günün de çok geçmeden geleceğini öğütlemişti.

Geçti de o ilk 30- 35 gün fenaydı gerçekten. Ali Dinçer Ankara Belediye Başkanıydı ve onu takip etmek, TÖBDER’i, Köykoop’u takip etmek gibi önemli saydığım haberlere de muhabir olarak gider olmuştum.

O gün geldi Selahattin abi “gel bakalım 8 Mart yakın haydi bir köşe hazırla” dediğinde heyecandan küçük dilimi yutacaktım. Kolları sıvadım, Derya’dan (Sazak) en çok da Cengiz’den (Kuşcuoğlu) fikirlerini ve yardımlarını alarak, hatta kadınların Sesi gazetesinde birlikte çalıştığım sonrasında ev arkadaşım olan Alev’in (Girli) de düşüncelerini önemseyerek 8- 9 Mart tarihlerinde yayınlanan 2 günlük sayfa yaptım hem de Hatice Özbay imzalı. Önemi çok büyüktü benim için ve mesleğe başlayanlar içinde…

İyi bir öğretmenim vardı ve öğreniyordum. 
Öncelikle, şefkatli, yüreklendirici, samimi ve nevi şahsına münhasır Selahattin abimin sayesinde.
Anılarımın baş tacı Abim, ustamın ardından herkes bir şeyler yazdı, yazıyor, yazacak da.
Biliyorum ve inanıyorum ki en çok Selahattin Duman yazdı, içinde derinlik olanından, ironiyle, muhalif derviş misali, mizah ve dil cambazlığıyla. 


Gazetelerin, gazetecinin, habercinin değeri olmayan veya az olan günlerden geçiyoruz? 
Bu soğuk! günlerde içimi kırmızıya boyayan tek tesellim çok renkli Selahattin abiyi tanımış olmak ve bir zamanlar benim ustam olması…
Yazımın başlığına dil cambazı demem Türkçeye, Osmanlıcaya, deyişlere atasözlerine hakimiyetini benim ve okurlarının bildiğindendir.

Bu satırlar yayınlandığında Selahattin Duman son yıllarında yaşadığı Bodrum Gündoğan’da toprakla bütünleşiyor olacak.

Temassız, uzaktan bakılan, motivasyonsuz, seyahat edilemeyen, cenazelere katılamadığımız günler geçecek ve ben ustamın mezarına karanfiller koyacağım. İnce esprileriyle bizi güldürdüğü gibi mezarı başında onu anarken kahkahalar atacağım çünkü Selahattin Duman yazılarını okuyor olacağım.
Kendi deyişiyle “gece karanlığı suyun altına geç çöker”.

Küçük bir dörtlüğü ile Oksijen Gazetesi’ndeki yazısını buradan paylaşmak istedim.
…..
Dut ağacı dut verir
Sarılması tat verir
Sayısını şaşırma
Hesabını g.t verir.

Hatice Özbay Ustama saygılarımla


Aşağıdaki yazı Oksijen gazetesinde yayınlanmıştır.
https://gazeteoksijen.com/yazarlar/ben-olmusum-de-haberim-olmamis/

Ben ölmüşüm de haberim olmamış
Selahattin Duman, direksiyonda uyur vaziyette geçirdiği feci trafik kazasını ve sonrasında hastanede yaşadıklarını anlattı

Jandarmanın ölü muamelesi yaptığı, üzerimi havlu ile örttüğü ceset torbasını sonradan doldurmak üzere asfaltın üzerinde hazır ettiği bencileyin, Söke’den beri doyamadığım uykunun kucağındayım.
Vücut işaretini vermiş, ben anlamamışım. Gündoğan kavşağında yeşil ışığın yanmasını bekliyordum. Kavşağı dönüp İzmir yoluna gireceğim. Arabamın kapıları kilitli. Emniyet kemerim takılı.
Birden ön cama vuran tokat, yumruk darbeleri ile şuurum açıldı. Önümde, arkamda, sağımda, solumda ne kadar araç varsa durmuş; sürücüleri inmiş, bana uyandırma operasyonu çekiyorlar.
‘’Abi doktor çağıralım mı?’’
El kol hareketleri ile doktorluk işim olmadığını anlatmaya çalıştım. Son derece şuurlu olduğumu göstermek için bilgece gülümsedim, dağıldılar. Yola koyuldum.
***
Söke’ye kadar olaysız geldim. Toplu alışveriş merkezlerinin önünden geçerken ‘’Şu Söke’yi bir geçsem, gerisi kolay’’ diye düşündüğümü hatırlıyorum. Gerisi bende silinmiş.
Söke’yi nasıl geçtim, Selatin Tüneli’ne nasıl girip çıktım, Selçuk’u ne zaman geride bırakıp da teee Tire’ye kadar nasıl geldim, hiçbir fikrim yok.
Gözümü açtığımda ilk algıladığım manzara, arabanın ‘’buruşturulmuş kese kağıdına dönmüş’’ görüntüsü oldu. Jandarma araçları, ambulans, gelip geçen meraklı sürücüler ve bir de dostlarım Hilmi ve Serap Kayhan’ın şoförü Ali’nin gülen sıfatı.
Allah razı olsun Ali’den. Ne kadar saçılan, dağılan eşyam varsa sahip çıkmış. Kendi arabasına yüklemiş. Sadece bagajda dört şişe viski vardı, onlara bir şey yapamamış. Viski kokusu bütün otobanı sarmış. Jandarmaların başı bizim Ali’ye ‘’Maşallah babaya. Çok sağlam içiciymiş’’ diyerek Jandarma Genel Komutanlığı’nın hakkımdaki resmî görüşünü açıklamış.
Bereket hastanedeki tahlillerde kanımda bir damla bile alkol çıkmadı. Yoksa sigortadan beş kuruş alamazdık.

Dikkatli bir çift göz
İçki konusunda günahımı alan Jandarma’nın hakkımdaki ikinci yanılgısı ‘’yaşayıp yaşamadığım’’ konusunda oldu. Direksiyonda, geriye kaykılmış yatan naçiz vücudumu meraklıların bakışlarından korumak için beyaz bir havlu ile örtmüşler.
Sonradan içine tıkılacağım ceset torbası ise yerde sırasını bekliyor. Tam o sırada yolun gidiş yönünde bir özel araç duruyor. Sürücüsü ise arkadaşım Yelda’nın oğlunun arkadaşı. Kazayı yapanın Selahattin Duman olduğunu öğrenince arabanın başına kadar geliyor. O sırada kolumun oynadığını görünce ‘’Hey! Bu ölmemiş’’ diye bağırıyor.
O sayhadan sonra benim için yeni bir hayat başlamış oldu. Kendime geldikten sonra beni anlamsız bir gülme tuttu. Bir kazadan çıktığımı idrak ediyorum ama zihnimde tek kare yok. Ali bir şey söylüyor, gülüyorum. Jandarma bir şey söylüyor, gülüyorum. Neye güldüğümü, neden güldüğümü kendim de bilmiyorum.

Ali ‘’Abi’’ dedi. ‘’Şimdi biraz sıkı dur, seni buradan çıkarıp ambulansa geçireceğiz.’’ 
Dört jandarma askeri beni dikkatlice karga tulumba yüklendiler. Sol kolum kırık olduğundan, sağ elim de parçalandığından ben ‘’nakliye işine’’ katkıda bulunamıyorum. Beni dikkatlice ambulansa taşıyıp bindirdiler. Yola çıktık, menzilimiz 40 kilometre ilerideki Tire Devlet Hastanesi. 
Beni önce yoğun bakıma yatırdılar. On dakika geçmedi, doktorlar geldi. Biri ‘’Abi’’ dedi, ‘’Seni İzmir’e gönderiyoruz.’’

Meğer Zülfü Livaneli İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer’i aramış. Durumu anlatmış. O da Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Araştırma Hastanesi’nde bakımımı ayarlamış. Kendisine minnettarım. 
***
Artık başıma ne geldi farkında değilim. Benim, aort anevrizmasından yana dertli olduğumu nasıl keşfetmişler, hiç anlayamadım. 
Aort dediğin damar pankreas zarının altında ikiye ayrılıp bacaklara gidiyor. Damarın enine genişlemesi ise sorun, yırtıldı mı kurtuluşun yok.
Benim aort damarım, enden 9,5 santim olmuş. Genişlemede dünya rekoru. Mübarek, Dicle ve Fırat’ın birleşip körfeze aktığı Şattül Arap Deltası gibi olmuş. Ya da Nil Deltası’ndan biraz hallice. 
Ameliyatımı Doçent Dr. İsmail Yürekli yapmış, yani direksiyonun başındaki o. Anestezi uzmanı Nagihan Altıncı Karahan da yandan gaza basmış. İsmail Bey kız kardeşimin liseden öğrencisi, Nagihan da okey arkadaşı. Ekip sağlam yani.
Sonradan öğreniyorum ki bu kazayı geçirmesem, ameliyat edilmesem iki üç aylık ömrüm var. Bunları anlatırken demeye getiriyorum ki kaza hakkımda hayırlı olmuş. Beni muhtemel bir ölümün eşiğinden döndürmüş.
Ameliyata 11.00 sularında girmişim, akşam 17.00’de çıkmışım. Nagihan beni ertesi sabah 08.00’e kadar uyutmuş. Ben uyurken ortopedistler de gelip kırık koluma ilk müdahaleyi yapmışlar. 
Ayıktım, kesici aletlerin kemiğe temasını ve çıkardığı kırt kırt sesini hissediyordum. Daha sonra Prof. Dr. Cem Nazlı’nın hakkımda yazdığı raporu okudum. Tek kelimesini anlamadım. Çözebildiğim kadarı ile bugün yarın ölmeyecektim. 
***
Yoğun bakımda açtım gözümü. Allah kimseyi bir hastanenin yoğum bakımına düşürmesin. Yirmi gün yoğun bakımda yatacağıma altı ay Haymana Cezaevi’nde yatarım daha iyi. 
Sürekli tavana bakıyorsun. Yanında bir hemşire geçse göktaşı geçmiş gibi oluyor. Yoğun bakımda en değerli şey su. Eroin mi su mu dersen su daha pahalı. Hastalar devamlı ‘’Su… Su…’’ diye inliyor, lakin kimse sallamıyor. Anladığım kadarı ile hastaları böyle terbiye ediyorlar.
Göz teması kurabildiğim hemşirelerden beş altı kez su istedim, isterken de sesime en kibar tınıyı verdim. ‘’Reca etsem…’’ diye başlayıp Yeşilçam repliklerine taş çıkartmasına inledim. 
Kimse ‘’Yassah’’ demiyor. Hepsi ‘’Tabii efendim, şimdi geliyorum’’ deyip ortadan yok oluyor. Bunu çözmem yarım günümü aldı. Gurur yaptım. ‘’Daha da içmem suyunuzu’’ havasına girdim. Kimse sallamadı ama benim özüme iyi geldi. Özgüvenim tavan yaptı.
***

O sırada solunum krizi gelmese iyiydi ama yakalandık bir kere. Soluk almakta zorlandığımı hissedip bir hemşireye ‘’oksijen maskesi’’ diye bağırdığımı hatırlıyorum. 
Bir doktor, iki üç sağlık personeli birden başıma koştular. Biri maskeyi yüzüme geçirdi. Bir başkası bant ile tutturdu. Bu bantlama işini öyle abarttılar ki emekli memur karısının, kızına kargo ile gönderdiği reçel paketine döndürdüler beni. Artık hava kaçırmayayım diye işi böylesine sıkı mı tuttular, çözemedim.
Üçte biri su ile dolu akciğerlerime havayı bastılar. Sekiz on hamleden sonra rahatladım. Sol gözümdeki bantta minnacık bir delik bırakmışlar, o delikten tavandaki ışığı görüp ‘’Senin hayata tutunacağın tek şey bu işte’’ laflarını aklımdan geçiriyorum.
Uygulama yaklaşık 45 dakika sürdü. Sonra maskeyi çıkarttılar. Bu, sonradan geçireceğim üç solunum krizinin ilkiydi. Sonraki kriz benim değil ama Mehmet Amca’nın başına geldi. 
Mehmet Amca 85 yaşında, Tire köylüsü. Soluk almakta güçlük çektiğinden sürekli oksijen maskesine bağlı. Bu da onun canını çok sıkıyor. İkide bir maskeyi yüzünden söküp atıyor. ‘’Yapma Mehmet Amca, etme Mehmet Amca’’ uyarıları umurunda değil. Hemşireler ‘’Bak seni bağlarız’’ diye gözdağı veriyorlar, Mehmet Amca mübarek, Çakırcalı eşkıyasının Hasan Çavuş müfrezesi ile müsademeye girmiş zeybeği gibi dik duruyor. İlk fırsatta maskeyi söküp atıyor. Sıkıntıdan patlayan bizler de sinema gibi seyrediyoruz.

Nihayet bir erkek hasta bakıcı getirdiler, Mehmet Amca’yı ona havale ettiler. Bağlarız tehditleri yeniden işleme kondu. Mehmet Amca sallamayınca mecburen ellerini yatağa bağladı. Tire’nin eylemci köylüsü bir iki çırpınma ile kurtulamayınca kendini yatakta gerdi, hışımla ortaya bağırdı: ‘’Ben de size inat ölmeyeceğim işte.’’

Güle güle ustam

Bu yazı 493 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum